Liberation theology was a theological framework that systematized the preferential option for the poor and, in some cases, borrowed from the political vision of Marxism. As incompatible as they may be in other ways, both post–Vatican II Roman Catholicism and Marxism recognized that governments and societies are often organized to privilege a certain class or subgroup of citizens, leaving others on the margins without resources. For liberationists, this meant that God’s care for the poor should be reflected in social changes that granted not only spiritual blessings but also greater access to material resources. In this way liberation theology viewed social equality and human flourishing in the temporal world as a visible sign of Christian salvation.
Pâdişahın son karar mercii ve veziriâzamın onun mutlak vekîli olması kuralı, Kanunî'den sonra gelen pâdişahlar döneminde ihmâl olunmuştur. İdarede düzensizlikler hakkında XVI. yüzyıl sonları XVII. yüzyıl başlarında lâyiha (rapor) veren bürokratlar tarafından, bu temel kuralın terk olunmuş bulunması idarede kargaşanın başlıca nedeni sayılmıştır. Onlar, devlet işlerinde önemli kararların sarayda pâdişaha yakın sorumsuz kişiler, musahib-nedîmler, vâlide sultanlar, müneccimler, pâdişah hocaları, şeyhler tarafından verildiğini; sonuçta hazinenin, hâs ve timarların, kadılıkların yağma edildiğini belirtirler. Bu gözlem tam gerçeği yansıtır; eski düzen, eski kanûn ve nizâm, Devlet-i 'Aliyye'nin temel direği yıkılmıştır. Kanunî'den sonra II. Selim (1566-1574) çoğu vaktini işret meсlislerinde, hamam âlemlerinde geçiren bir pâdişah olarak tanınır. Gelenekçi tarihçiler, Osmanlı Devleti'nin bu dönemde kargaşaya düşmesini III. Murad (1574-1595) döneminden başlatmakta haklı görünmektedirler. Modern tarihçi, anarşi ve çöküşün gelişinde genel ekonomik koşulları, özellikle Avrupa'da bilim ve teknolojide, taktik ve silâhlarda meydana gelen ilerlemeyi, Askerî Devrim'in yıkıcı etkilerini birinci derecede dikkate almak zorundadır. Osmanlı devlet sisteminde tek ve mutlak otorite kaynağı olan pâdişahlıkta meydana gelen bozulmayı, kötüye gidişin temel etkenlerinden biri olarak hesaba katmak gereği ortadadır. Özellikle, Avrupa Askerî Devrimi, Osmanlılarda halktan tüfekli askerî birliklerin, sekban ve sarıcaların ortaya çıkması yapısal değişiklikler getiren temel değişmelerden başlıcasıdır. Burada özellikle belirtmeye çalıştığımız nokta, pâdişahın mutlak otoritesi, tüm imparatorluk çatısını tutan kilit taşıdır; 1574-1623 döneminde bu temel kural etkisini yitirmiştir. Tek ve mutlak pâdişah
Sayfa 46 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Reklam
Padişahlık Tanrı'nın bir bağışıdır. Otoritenin kaynağı Tanrı'dır. Onun dışında hiçbir siyasî otorite sahibi olamaz. Osmanlı Devleti'nde bu prensip o kadar derinliğine yerleşmiştir ki, bir padişah ölünce onun hayatında yaptığı bütün tasarruflar, atamalar düşer, hânedândan yerine geçen halefi berâtları yenilemezse, vezir, vali hiç kimse icra yetkisine sahip değildir, icraatları meşrû sayılmaz. Kanunî'nin ölümü (1566) ile bu tip mutlak padişah otoritesini temsil edemeyen pâdişahların (1566-1603 döneminde II. Selim, III. Murad, III. Mehmed) tahta gelmesi üzerine Osmanlı tarihinde otorite birliğinde dağınıklık ve sorumsuzluk dönemi başlamıştır.
Sayfa 44 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
O zaman anladım ki, …....., iktidar ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir, iş cesaret etmekten ibaretti. Bütün mesele yalnız bu idi.
Şimdi biliyorum ki, …......, akılca, ruhça, daha güçlü daha sağlam olan herkes başkalarına buyurur! Daha yürekli, daha atak olan haklı çıkar… Umursamamakta en ileri gidenler kanun yapıcı olurlar. Herkesten daha atak olan, herkesten daha haklıdır! Bu güne kadar böyle gelmiş, bundan sonra da hep, böyle gidecektir! Bunu ancak körler göremez!
Sonra şunu anladım ki, …......, herkesin akıllı olmasını beklemeye kalkarsam, bu çok uzun sürecek… Sonra, şunu da anladım ki, böyle bir şey hiç olmayacak, insanlar değişmeyecek… Onları değiştirecek kimse yoktur… Bunun için yorulmaya değmez!
Reklam
Reklam