İskender Pala yapmış yapacağını... Bizi 1577 yılının İstanbul’una, III. Murat dönemine götürürken aslında bugünün dünyasını, Ortadoğu’yu ve gözümüzün önünde dönen küresel tiyatroyu önümüze sermiş. Zaman değişiyor, mekan değişiyor ama insanın cehaleti ve kötülüğün ajandası hiç değişmiyor.
Kitap, gökyüzünde beliren bir kuyruklu yıldızla vee onun getirdiği o tanıdık 'kıyamet geliyor" hissiyle başlıyor.Çünkü neden olmasın insanoglu sürekli kiyamet alameti bekliyoruz değil mi? Neyyse İşte tam bu noktada Pala, insanlığın en büyük zaafını, yani cehaleti masaya yatırıyor. Cehalet öyle bir bataklık ki, insanı her türlu hurafeye, her türlü manipülasyona açık hale getiriyor. Kitaptaki o sapkın, ezoterik "Azdahak" örgütü de tam olarak bu cehaletten besleniyor. İnsanları inançlarıyla, korkularıyla vuruyorlar..
Gelelim madalyonun diğer yüzüne ve kitabın asıl can alıcı alt metnine... Romandaki Azdahak örgütü, dünyayı kaosa sürükleyip güya "beklenen kurtarıcıyı" getirmek için kan döken, cinayet işleyen hamile kadın bebek kurban eden bir yapı. Bu size de bir yerlerden tanıdık geliyor mu?? İskender Pala, 16. yüzyılın dehlizlerinde dolaşırken aslında bugünün Siyonist ve Evanjelist zihniyetine muazzam bir ayna tutmuş. Dünyayı ateşe vererek, Ortadoğu'yu kan gölüne çevirerek kendi sapkın kıyamet teorilerini (Armageddon* gerçekleştirmeye çalışan o modern "Azdahak"ları ne kadar da güzel deşifre etmiş! Dün İstanbul'u karıştırmaya çalışan o gizli el, bugün dünyanın dört bir yanında aynı kanlı senaryoyu oynuyor..
Romanın polisiye tarafı, Karabarut ve Emanet’in o gizemli macera dolu takibi kitaba harika bir akıcılık katmış ama benim asıl takdir ettiğim şey yazarın cesareti ve zekası oldu. Tarihi sadece geçmişi anlatmak için değil, bugünün kör gözlerine parmak sokmak için kullanmış. Helal olsun