Kitabı ilk okumaya başladığım zamandan bitişine kadar heyecanım hep baki kaldı. Kitabı okurken beni bu denli içine çekeceğini hiç düşünmemiştim. İlk defa Peyami Safa romanı okudum ve gerçekten de bu zamana kadar neden okumadığımı sorguladım. Peyami Safa’nın kaleminde gördüğüm, fark ettiğim beni en çok etkileyen şeylerden biri cümlelerin basit ifadelerinden uzak olması, en sıradan cümleyi bile daha manalı hale getiren ve ifade ederken hiç düşünmediğimiz yönleri doğrultusunda icra edilen bir üsluptur. Bu, kitabı bir an önce bitirme isteğimi diri tuttu. Kitap benim için tutkuya dönüştü. Bir kitabı okurken genellikle benim hayatıma ışık tutabilecek, anlamlı ya da tavsiye veren cümlelerin altını çizen ben yazarın sıradan basit şeyleri anlattığı fakat mecazlarla söz sanatlarıyla süslediği cümlelerin altını çizdim. Bu şekilde bir ifade tarzı beni Peyami Safa okuru olmaya fazlasıyla yaklaştırdı.
Kitabın baş karakteri olarak Samim herkesin saygı duyduğu bilgili, entelektüel bir insan ve onun hayalinde kurmuş olduğu, kaleme aldığı bir Simeranya ülkesi mevcut. Bu ülkede her şeyin adil olduğu, cinsiyetçiliğin, toplum baskısının aile problemlerinin olmadığı olsa bile ve çözümlerinin bulunduğu oldukça iç açıcı, ferah bir ülkedir. Safa’nın bu noktada da aslında hayalini kurduğu olmasını istediği bir ütopyasını görebiliriz. Romanda doğu batı sentezini çok net görebiliyoruz. Kendi köklerinden ayrılma, batılı olma tutkusunu Meral ve Feriha karakteri ile gözlemleyebiliriz. Yazarın Samim karakteri ile bize gösterdiği, anlattığı madde ve maneviyat arasındaki uçurumu ve insanlarımızın ne kadar maddecilik konusunda meraklı olduğunu çoğu şeyin anlamsız şekilde yapıldığını bize anlatıyor. İnsanın içindeki ben’lerden ve karmaşalarından tut felsefeye kadar, psikoloji, sosyoloji açısından birçok