"Peki kendi hakkımda söyleyebileceğimin hepsi bu mu? Öyleyim, şöyle ya da böyle. Yanlış doğrular uydurmayı sevmem ama gerçekleri bahane olarak kullandığım da çok oldu. Gerçek, yalan için bir bahane mi? Gururlanabileceğim şeyler söyleyebilirim kendime ve onları kolaylıkla kusurlu yanlarımla ilişkilendirebilirim ama bu kusurları gerçeklerle karıştırmamam lazım. İçten olmanın beni iteceği şeyden korkuyorum: sözde asaletim, ki aştım bunu, sözde bayağılığım, ki onu da aştım. Ne kadar içten olursam olayım gururlanmaya itiyor bu beni, ara sıra ortaya çıkan kibarlıklarımla ve özellikle bazen kabalığımla. İçtenlik sadece kendi önemsizliğimden dolayı gururlanmaya itmiyor beni. Bundan tamamen geçtim, sadece kendimi affetme eksilliğinden de değil üstelik, ben ki kendimde her ciddi ve her büyük şeyi beğenmiş biriyim. Önemsizliği de geçtim çünkü itiraf benim için çoğu zaman bir gösteriş unsuruydu, acı veren itiraf bile öyle.
Gösterişten arınmak istediğimden değil ama kendimi o alandan kurtarmalıyım ki hareket edebileyim. Hareket edebilirsem tabi. Yoksa istemek gösterişe tabi değil mi, gösterişin en kötü şekli? Hayır, sanırım gözümün renginin önemi olmadan bakabilmeliyim. Görebilmek için başımdan atmalıyım kendimi.
Peki, olduğum her şey bundan mı ibaret? Kapımı davetsiz misafirlere açınca beni kapıda gören insanların yüzünde gördüğüm şey bende önceden yaşadığım o hassas doruğu görmeleri. O halde başkalarının benden aldığı şey tekrar bana yansıyor ve atmosferini biçimlendiriyor şöyle anılan şeyin: ben. O ön doruk hali bugüne kadarki tüm varoluşum olabilir. Öteki -isimsiz ve bilinmeyen- benim bu öteki varoluşum, yalnızca derin olan, muhtemelen bana mutfakta suyu kısık ateşte hep kaynayan birinin güven hissini veren şeydi: ne olursa olsun her zaman kaynar suyum olacak."