Bu canavarca kurgunun içinden hitap ettiğim sensin, başkası değil.” John Barth’ın Eğlence Evinde Kaybolanlar adlı kitabını okurken, insan bir noktadan sonra hikâyeden çok anlatının kendisine odaklanmaya başlıyor. Çünkü Barth, alışıldık öykülerin tersine, hikâye anlatmakla yetinmeyip anlatmanın kendisine dair bir şeyler söylemeye çalışıyor ve bunu yaparken hiç bir kuralı, hiç bir sınırı, hiç bir kutsalı tanımıyor.
Bu kitap klasik anlamda bir öykü kitabı değil. Aslında bir edebiyat lunaparkı. İçeri giriyorsun ve bir bakmışsın ki:
Möbius şeridi gibi döngüsel bir metin seni karşılıyor,
Anlatıcı aslında bir sperm hücresi çıkıyor,
Öykü başlamak istiyor ama sürekli erteleniyor,
Parantezler içine parantez açılıyor,
Hatta bazı metinlerde hikâye bile yok, sadece “başlık” var!
Barth, seni sürekli şaşırtıyor. Her bölümde “Ne yapıyor bu adam ya?” dedirtiyor. Ama işin güzeli, bunu sadece şaşırtmak için yapmıyor. Her şeyin bir nedeni, bir alt anlamı var. Ve bu da metni kıymetli kılıyor. Barth’ın yaptığı şey, bir anlamda edebiyatı içten patlatmak. Ama bu bir yıkım değil; daha çok bir arkeolojik kazı gibi. Sanki anlatıyı didikliyor, kemiklerini çıkarıyor, onları ters ters dizip “Bakın, böyle de durabiliyor,” diyor.
Ve bu noktada okura doğrudan seslenmesi… İşte orası tam vurucu.
“Okur! Sen, inatçı, hakaret edilemez, baskı odaklı piç…”
diye başlayan o meşhur paragrafta Barth, kurmacanın içine girip yüzünü okura çeviriyor. Ona hesap soruyor. Onu baştan çıkarıyor. Ona yazar ve okur arasındaki o kutsal mesafeyi unutturuyor. Ve bu his, çok ama çok güçlü.
Kitabın merkezinde yer alan “Eğlence Evinde Kaybolanlar” adlı öyküde küçük Ambrose, aynalı bir labirente girer. Ve bu sadece fiziksel bir kayboluş değildir. Barth burada hem ergenlik, hem kimlik, hem de kurmacadaki özne üzerine