Onur Ç.

Onur Ç.
@ikonoklast
"We won't lose with what we've got, we'll just sit and watch it all rot."
9/10
·370 syf.··
Beğendi
·
2025 80. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 26 Kasım 2025 09:23
Roman aslında basit iki soruyu ele alıyor: Bir insan kendi kimliğini reddedebilir mi ve reddettiği kimlik gerçekten yok olur mu? Stiller’in ısrarla “Ben Stiller değilim!” demesi aslında bir kaçış değil; kimliğin bir performans olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor. Stiller için kimlik şu üç şeyden oluşuyor: Toplumun ona atfettiği geçmiş, karısının ona biçtiği roller, devletin ona yüklediği görevler. Kendisi de bu üç çemberden sıyrılmak istiyor çünkü her biri onun iç sesini boğuyor. Bu yüzden “Ben Stiller değilim” sadece bir yalan değil: Bu bir protesto. Kendi üzerindeki mülkiyet hakkını geri alma girişimi. Stiller'in en büyük trajedisi şurada: Kendi kimliğini reddetmek istiyor ama reddettiği kimliğin izleri zihinsel anatomisinde hâlâ duruyor. Bu yüzden kaçıyor, kendine yeni bir ad buluyor, yeni bir hayat yazmaya çalışıyor ama eski hayatın “çekirdek hatası” hâlâ kodda çalışıyor. Yazar Frisch burada çok sert bir şey söylüyor: > “Kişi geçmişini terk edemez, yalnızca süründürür.” Stiller’in asla kabul edemediği şey şu: Kendi hatalarının hayaletleri ondan daha inatçı. Bu yüzden adam aslında suçtan değil, suçluluk duygusunun kimliğini tekeline almasından kaçıyor. Julika bir karakterden çok Stiller’in vicdanında çözülmeyen denklem. Julika’nın iki yüzü var: Gerçek Julika (kırılgan, beklentileri olan, yalnız) Stiller’in zihnindeki Julika (onu yargılayan, onu tanımlayan, ondan hesap soran) Stiller’in en büyük yenilgisi şu: Gerçek kadını değil, kendi zihnindeki versiyonunu yenemiyor. Julika aslında Stiller'in içindeki mahkeme salonu. Devlet Stiller’i aslında “kişi olarak” değil, bir dosya olarak tanıyor ve dosyadaki bilgiler neyse adam o. Bu inanılmaz modern bir eleştiri: bürokrasi, pasaport, kimlik, sabıka kaydı, ad-soyad. Tüm bunlar seni bir “nesne”ye
StillerMax Frisch · Yapı Kredi Yayınları · 0268 okunma
Reklam
Puan vermedi·288 syf.··
2025 59. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 11 Ağustos 2025 20:51
Yoko Ogawa’nın Hafıza Polisi adlı romanı, bir ada toplumunun yavaş yavaş kaybolan nesneler ve bu kayboluşların zorla unutturulması üzerinden, hafıza, kimlik ve otorite ilişkisini sorgulayan distopik bir anlatı. Romanın geçtiği isimsiz adada zaman zaman belirli nesneler “yok oluyor.” Bu yok oluş yalnızca fiziksel değil, o nesne ve onun ada halkının zihninde yer eden tüm imgeleri ve o nesne ile ilgili olan anılar insanların hafızalarından da siliniyor. Örneğin kuşlar kaybolduğunda, adadaki herkes onları unutmak zorunda kalıyor. Bu sürecin kontrolü, baskıcı ve sert yöntemlerle çalışan “Hafıza Polisi'nin elinde. Romanın anlatıcısı olan genç kadın yazar, annesinin geçmişten getirdiği yasak hatıralar sayesinde yok oluşun farkında. Yakın dostu olan R’yi saklayarak Hafıza Polisi’ne karşı küçük ama tehlikeli bir direniş başlatıyor. Hikâye ilerledikçe, hem fiziksel hem de zihinsel alanın gittikçe daraldığını ve karakterlerin dünyasının neredeyse tamamen silindiğine (eksilen uzuvlar vs.) şahit oluyoruz. Ogawa’nın üslubu yalın ve dingin. Kitabın Türkçesini bulamadığım için İngilizcesini okumama rağmen pek zorlanmadım ancak bu sakinlik, romanın atmosferini daha da ürpertici kılmış. Olaylar aceleyle değil, ağır ağır gelişiyor. Bu ağır tempo, biz okuyucuların kaybolan nesneler karşısında karakterlerle birlikte şaşkınlık ve hüzün yaşamasına imkân tanıyor. Hafıza Polisi, Orwell’in 1984’ü ile Bradbury’nin Fahrenheit 451’i arasında bir yerde konumlanabilecek, ancak kendine has Japon melankoli soslu bir kitap. Distopya türünü sevenler için hem politik hem de psikolojik bir derinliği var. Roman, okuyucusunu “hafızasını korumak” gibi insani bir sorumlulukla baş başa bırakıyor.
The Memory Police : A NovelYoko Ogawa · Random House · 2020356 okunma
Puan vermedi·288 syf.··
Beğendi
·
2025 57. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 07 Ağustos 2025 00:54
Bazı kitaplar vardır, eline aldığın andan itibaren seni yavaşça ama ısrarla içine çeker; zamanı eğip bükerek değil, zamanı hatırlatarak. W.G. Sebald’in Austerlitz'i tam olarak böyle bir kitap. Bitirdikten sonra içimde kalan duygu, sanki biri bana uzun ve duru bir sessizlik anlatmış da, ben de o sessizliğin içinde yürümüşüm gibi. Evet, yürümüşüm diyorum çünkü Sebald’in anlatısı okunmaz, içinde dolaşılır. Kitap, adını taşıyan ana karakterin kimliksizliğiyle başlayan, hafızanın delik deşik katmanlarında, Avrupa’nın demir kaplı tren istasyonlarında, kolonyal mimari arşivlerinde, ve belki de en çok, hatırlamanın çoraklığı içinde ilerleyen bir anlatı. Austerlitz’in yaşamı, bir insanın kendi geçmişine ulaşmak için giriştiği zarif, sancılı bir kazı çalışması. Hikâyeyi dinlediğimiz anlatıcı bile bir gölge gibi, arka planda kayarak varlığını sürdürüyor — Sebald’in yazı tarzına içkin olan o hayaletimsilik burada da tüm kudretiyle hissediliyor. En çarpıcı taraflardan biri, Sebald’in metni yalnızca kelimelerle değil, fotoğraflarla da örmesi. Bu görsellerin hiçbiri açıklanmaz. Yüzeyde birer “kanıt” gibi dursa da, aslında boşluk yaratırlar; bakarken görmediğimiz, gördüğümüzü sandığımız ama tanımlayamadığımız alanlar açarlar. Belirsizlik Sebald’in tarzında bir eksiklik değil, tam tersine bir gereklilik. Ve sonra hafıza... “Karanlık dağılmıyor” diyor bir yerde. Sebald, hatırlamayı bir tür mezarlık bekçiliği gibi ele alıyor: Unutulmuş olanların, anlatılmamış hikâyelerin ardında çürüyen sessizliğe karşı bir direniş olarak yazmak. Austerlitz’in yaşamı boyunca içine düştüğü "uyanılamayan kâbus", varoluşun o bastırılmış hafızasından başka bir şey değil. Benim için kitabın altını çizen duygusal yoğunluk, Mayhem’in Life Eternal şarkısında dile gelen şu dizelerde kristalize oluyor: “What
AusterlitzW. G. Sebald · Can Yayınları · 2024142 okunma
10/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2025 55. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 26 Temmuz 2025 11:49
“Ben bir şey anlatmıyorum. Benimle birlikte bir şeye dönüşüyorsun.” Clarice Lispector’un Yaşam Suyu, roman, novella, mektup ya da iç monolog değil. O daha çok… bir irkiliş. Bilinçten gelen değil, bilinç-öncesinden, neredeyse bedenin hücresel zekâsından gelen bir yazı. İlk paragraftan itibaren şunu seziyorsun: Bu kadın yazmıyor. Bu kadın kendine yazı oluyor. Şekil Bozukluğu Değil, Bilinç Bozukluğu Metin boyunca net bir olay örgüsü yok. Çünkü anlatıcı bir karakter değil, bir oluş hali. Sana bir “şey” anlatmak istemiyor Clarice. O “şey”i hissetmeni istiyor. Bir cümleyi okuduğunda anlamıyorsun. İki saniye sonra vücudunun içinden bir his geçiyor. İşte onu istiyor. İşte orası onun sahası. Metin Sana Direniyor Kitabı okurken zihnin sık sık şöyle diyor: “Ne anlatıyor bu ya?” “Bu paragraf neden var?” “Bu cümle kime hitap ediyor?” Ama durduğun an, yani zihnin değil, bedeninle okumaya geçtiğin an şunu fark ediyorsun: Metin sana kafa tutuyor. “Ben sana göre değilim” demiyor. “Sen bana dönüşmek zorundasın” diyor.
Yaşam SuyuClarice Lispector · Monokl · 2017367 okunma
Puan vermedi·272 syf.··
Beğendi
·
2025 54. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 23 Temmuz 2025 18:51
Bu canavarca kurgunun içinden hitap ettiğim sensin, başkası değil.” John Barth’ın Eğlence Evinde Kaybolanlar adlı kitabını okurken, insan bir noktadan sonra hikâyeden çok anlatının kendisine odaklanmaya başlıyor. Çünkü Barth, alışıldık öykülerin tersine, hikâye anlatmakla yetinmeyip anlatmanın kendisine dair bir şeyler söylemeye çalışıyor ve bunu yaparken hiç bir kuralı, hiç bir sınırı, hiç bir kutsalı tanımıyor. Bu kitap klasik anlamda bir öykü kitabı değil. Aslında bir edebiyat lunaparkı. İçeri giriyorsun ve bir bakmışsın ki: Möbius şeridi gibi döngüsel bir metin seni karşılıyor, Anlatıcı aslında bir sperm hücresi çıkıyor, Öykü başlamak istiyor ama sürekli erteleniyor, Parantezler içine parantez açılıyor, Hatta bazı metinlerde hikâye bile yok, sadece “başlık” var! Barth, seni sürekli şaşırtıyor. Her bölümde “Ne yapıyor bu adam ya?” dedirtiyor. Ama işin güzeli, bunu sadece şaşırtmak için yapmıyor. Her şeyin bir nedeni, bir alt anlamı var. Ve bu da metni kıymetli kılıyor. Barth’ın yaptığı şey, bir anlamda edebiyatı içten patlatmak. Ama bu bir yıkım değil; daha çok bir arkeolojik kazı gibi. Sanki anlatıyı didikliyor, kemiklerini çıkarıyor, onları ters ters dizip “Bakın, böyle de durabiliyor,” diyor. Ve bu noktada okura doğrudan seslenmesi… İşte orası tam vurucu. “Okur! Sen, inatçı, hakaret edilemez, baskı odaklı piç…” diye başlayan o meşhur paragrafta Barth, kurmacanın içine girip yüzünü okura çeviriyor. Ona hesap soruyor. Onu baştan çıkarıyor. Ona yazar ve okur arasındaki o kutsal mesafeyi unutturuyor. Ve bu his, çok ama çok güçlü. Kitabın merkezinde yer alan “Eğlence Evinde Kaybolanlar” adlı öyküde küçük Ambrose, aynalı bir labirente girer. Ve bu sadece fiziksel bir kayboluş değildir. Barth burada hem ergenlik, hem kimlik, hem de kurmacadaki özne üzerine
Eğlence Evinde KaybolanlarJohn Barth · Monokl Yayınları · 201835 okunma
Reklam