"Çoğu insanlar hayatlarını kendilerine aşırı yüklenerek mahvederler" diyor ve aşağı yukarı şöyle bir açıklama yapıyor: "Bir kaç yüzyıldır bilincimiz oldukça değişmiştir, ancak duygu yaşamımız çok daha az değişmiştir. Bu yüzden akılsal düzeyimizle duygusal düzeyimiz arasında büyük bir fark vardır. Bir çoğumuzun elinde, içinde böyle ten rengi kumaş olan bir paket vardır, yani akılsal düzeyimizden bakınca varlığını kabul etmek istemediğimiz duygularımız vardır. İki yol vardır, ama ikisi de bir yere ulaştırmaz; ya duygusal yaşamımızı tümüyle ortadan kaldırmak tehlikesini göze alarak basit, dolayısıyla da yakışıksız duygularımızı olabildiğince öldürürüz, ya da bu yakışıksız duygularımıza başka bir ad veririz. Yalanla değiştiririz onları. Onlara bilincimizin arzuladığı adı koyarız. Bilincimiz ne kadar becerikliyse, bıraktığımız açık kapılar da o kadar zekice, o kadar çok ve o kadar saygın olur, kendi kendimize söylediğimiz yalan da o kadar akıllıca olur. Bir ömür boyu bununla oyalanabiliriz, hem de mükemmel bir biçimde, ancak bunu yaparak hayata ulaşamayız, mutlaka kendi kendimize yabancılaşırız. Örneğin, diz çökmek için yeterli cesareti bulamayışımızı kolaylıkla iyi davranış olarak açıklayabiliriz, kişiliğimizi ve yetilerimizi ortaya koymaktan korkmamızı kolayca özveri olarak açıklayabiliriz. Çoğumuz şu ya da bu durumda neler hissetmemiz gerektiğini, neler hissetmemizin doğru olmayacağını pekala da bilir, ne kadar iyi niyetli olursak olalım, mevcut duygularımızın gerçekten ne tür duygular olduğunu anlayabilmek için kendimizi adamakıllı zorlarız. Bu hiç de hoş olmayan bir durumdur. Bu durumun en belirgin belirtisi, bütün duygulara karşı acı bir istihzayla bakmaktır. Kendini aşırı zorlayan insan, mutlaka yanlış bir biçimde vicdan azabı da çeker. Kimimiz bir dahi