Anayasa, “Türkiye Devletinin dini, din-i İslamdır.” der (md.2). Bu ifade devletin teokratik karakterli olduğunu göstermez. Aynı ifade Kanuni Esasi’de de vardı. (…)
Söz konusu ibare 1923 değişiklikleriyle Teşkilatı Esasiye Kanunu’na da konmuş, şimdi de 1924 Anayasası’nda tekrarlanmış bulunuyordu. Ancak şu önemli farkla ki artık ne saltanat ve hilafet ne de geleneksel Osmanlı monarşisi vardı. Devletin dinine ilişkin hüküm söylem olarak aynıydı ama çevresi ve içlemi değişmişti. Bu kural artık gelenekten, dinden ve monarşiden, saltanat ve hilafetten değil, anayasayı yapan siyasal ve dünyasal iradeden kaynaklanıyordu. Hatta, bir sınav kağıdındaki deyimiyle “paradoksal bir şekilde laiklik yolunda bir adımdı.” (Mahmut Kaçmaz, No:786, Haziran 1994).
Anayasalarda özellikle haklar ve özgürlüklere ilişkin ilkeler ne kadar çok kimsece benimsenmişse, toplumda bunlara sahip çıkan ve bunlar değiştirildiği zaman tepki gösterebilen kişilerin sayısı ne kadar kabarıksa, rastgele değişiklik yoluna gitmek de o ölçüde güçleşir. Onun içindir ki, örneğin 1961 Anayasası’nın başlangıç kısmında görülen "Anayasa’nın asıl teminatı vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer alır." gibi bir söz ya da 1982 Anayasası’nın başlangıcında Anayasa’yı "demokrasiye âşık Türk evlâtlarinin vatan ve millet sevgisine emanet" eden bir yaklaşım, ilk bakışta ne kadar romantik görünürse görünsün, özde hiç de yanlış sayılmaz. Hele bu haklar ve özgürlükler uzun kavgaların sonunda, hatta bazen kan akıtarak elde edilebilmişse, bunları benimseyenlerin değişikliklere karşı tepkileri de daha köklü olur.