Tam bir şey söyleyecekken aklına başka bir şey gelmiş, onu söyleyip söylememek arasında arafta kalmış ve neticede söylememiş, fakat aradan geçen bu sürede ne söyleyeceğini de unutmuş yorgun bir zihne benziyor hava: sıcak bir yaz gününün akşamüstü. Günlerden belli ki Cumartesi ve belli ki birazdan hava kararacak. Yoksa gündüz vakti neden yansın sokak lambaları? Bu sokak lambaları da ilginç; gündüz hiçbir işe yaramıyorlar, geceyse olup biten her şeyin gizli bir tanığı gibi sessizce seyrediyorlar olup biteni. Gündüzden başlıyor mesaileri, bu vakitlerde: güneşin karşı tepeleri aşıp gittiği, işten çıkanların telaşla evlerine koştuğu, şu karşıdaki duvarın dibinde yatan sarı kedinin gelip şu karşıdaki duvarın dibine yattığı vakitlerde…
Sarı kedi yerinden kıpırdamıyor.
Sanki günün saatini, insanların telaşını, ışığın eğimini bilen tek varlık oymuş gibi. Gövdesini kaldırım taşına bırakmış; taşın soğukluğunu kendi sıcaklığıyla uzlaştırmış. Ne acele ediyor ne de gecikiyor. Sadece “burada” olmanın en basit hâliyle duruyor. Varsa nafakası zaten birazdan gelip önüne serilecek mükellef akşam sofrası; karşıdaki lokantada akşama kadar kaynaya kaynaya helak olmuş ne kadar yemek varsa, yarın işe yaramayacak olanlar onun için dökülecek çöp konteynerinin yanına ve o şişman, kaba saba, sevimsiz ve kahrolası çöpçü gelip oraları temizleyene kadar vakti olacak. Bu kadar teferruatlı düşünüyor mudur acaba? Sanmıyorum. Belki de sanıyorum. Bilmiyorum.
Sokak lambası hafifçe titriyor.
Elektrik gelmeden önce bir anlık tereddüt gibi bu. Yanıp yanmamak arasında değil de, hatırlayıp hatırlamamak arasında kalmış gibi. Sonra birden karar veriyor: yanıyor. Ama tam değil. Işık, gündüzün kalıntısına karışıyor; ne geceyi başlatıyor ne de gündüzü bitiriyor. Işığı; gecenin karanlığını aydınlatıncaya kadar,