Bir kitap her okurda aynı yankıyı uyandırmaz. Metnin gücü kadar, okurun taşıdığı hayat da belirleyicidir. Kimi zaman satırlar yalnızca okunur; kimi zamansa yaşanmışlıklarla çarpışarak derinleşir. Bu kitap, benim için ikinci türden oldu. Anlatıyla kurduğum bağ, ortak bir kayıp deneyimi üzerinden şekillendi ve metin, sıradan bir okuma sürecinden çıkıp kişisel bir yüzleşmeye dönüştü.
Yazarın babasını Noel arifesinde kaybetmesiyle benim babamı 30 Ağustos’ta yitirmiş olmam arasında takvimsel bir benzerlik yok belki; ama ölümün bıraktığı boşluk evrensel. Baba figürü, yalnızca bir ebeveyn değildir; özellikle erkek evlat için, hayata karşı yaslanılan görünmez bir dağdır. O dağ çöktüğünde, geriye kalan yalnızca yas değil, erken gelen bir olgunluktur.
Türk edebiyatında bu kırılmayı en yalın hâliyle Cemal Süreya dile getirir:
“Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü. Kör oldum…”
Bu dizelerdeki körlük, fiziksel değil; dünyaya başka bir gözle bakmaya zorlanan ruhun kararmasıdır. Baba kaybı, insanı bir anda yetişkinliğe fırlatır. Büyüdüğünüzü hissedersiniz, ama aynı anda eksildiğinizi de.
Kitap boyunca hissedilen temel izlek de budur: kayıpla gelen dönüşüm. Yas, burada yalnızca bir acı biçimi değil; kimliği yeniden kuran bir eşiktir. Artık hata yaptığınızda arkanızda duracak o sağlam gövde yoktur. İnsan, kendi ağırlığını taşımayı öğrenir. Kendisi dağ olmak zorundadır.