Çocukların depresif annelerinin, yani yaşayan ama belli olaydan sonra veya yapısı gereği bir dönem veya bir ömür ruhsal olarak, André Green tarafından tanımlandığı üzere, Ölü olan Anne'lerinin terapisti olması ve annelerini ruhsal olarak canladırmaya çalışmaları Dolto'nun da sıklıkla üzerinde durduğu klinik fenomen. Bu, kulağa ilk başta romantik gelse de çocuk için psişik sonuçlar olan bir durum. Özellikle annenin veya bakım verenin farklı sebeplerle, özellikle yasta olması veya kendi ilişkisinde sorunlar sebebiyle çocuğa sadece fiziksel bakım vermesi ama ruhsal olarak orada bulunmaması ve ruhsal olarak temel ihtiyaç olan kapsanmayı (containning, Bion) ve tutulmayı (holding, Winnicott) sunmaması, daha doğrusu sunamaması çocuk açısından Ölü Anne durumu yaratır. Bu durum da, Winnicott'un anne çocuğu kapsar ve anneyi anne çocuk ilişkisinde üçüncü kapsamalı dediği şeye denk düşer [Bu üçüncünün, Avrupa modeli; çekirdek burjuvazi ailede (günümüzde artık bir hayrı olmayan ve kendisi bakım bekleyen) baba olması ya da (maalesef bizde destek yerine daha da travmatik durumlar yaratan]; bu üçüncünün geleneksel geniş ailede komşu ve akrabaların olması. Dahası çocuğun annenin terapisti olmak zorunda kaldığı durumlar annenin kendini toparlamasına yetmediğinde, ki genelde yetmez (örneğin, Freud'un durumunda Freud, kardeşinin ölümünü annesi için telafi edebilmişti, Freud bir ikame çocuktu), çocuğun ruhsallığı çatırdamaya başlar. Ve bu çocukta DEHB ve kaygı bozuklukları, ve bunun ürünü bağlanma patolojileri ve burada politik doğruculuk sebebiyle ifade etmeyeceğim ruhsal örgütlenmeler yaratır. Bir diğer patolojik durum ise, genelde sapkınlaşmış histerik ve şizofreni grubu ebeveynlerde gördüğümüz çocuğu zorla kendisinin pansumanı veya ruhsallığına baston veya protez olarak kullanarak
Bismillah ❤️ Güzel bir sabah vaktiydi. Büyük ağaçlarla süslü, henüz kalabalıkların uyanmadığı bir parkta, tahta bir bankta oturmuş yazı yazıyordum. Rüzgâr dalları usulca sallıyor, yaprakların gölgesi satırlarıma düşüyordu. İçimdeki cümleler serindi, berraktı; sanki Irmak'ın tebessümü gibi... O park, o sabah, o kâğıt... Hepsi şahitti. "Kız Ben Seni Özledim" şarkısı kulaklarımda çalarken başımı kaldırdım. Karşımda bir kız çocuğu, gözlerimin içine bakarak tebessüm ediyordu. Selam verdim, selamımı aldı. Hâlâ yüzü gülüyordu. Adı Irmak'tı. Sonra cebimdeki o satırları çıkardım. Daha önce kalbimden dökülenleri yazmıştım. Ben okudum, o dinledi. Kelimeler havada asılı kaldı; ikimizin de yüzünde aynı huzur vardı. O an anladım ki bazı duygular, paylaşıldıkça çoğalıyor. Her bakışta Sen varsın, Her gülüşte Sen varsın, Her duruşta, her susuşta Sen varsın... Ben Sana âşığım, Allah'ım! Ve bu gönül, kime âşık olduğunu çok iyi biliyor. O gün Irmak'ın tebessümünde de Sen vardın. Şarkıda da, selamda da, o satırlarda da... Hamdolsun. O anki mutluluk hâlâ yüreğimde. Aşkla doğan tebessüm, bir güneş gibi içimin en kuytu köşelerini bile aydınlatıyor. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, hakiki sevginin bıraktığı sıcaklık kalpten silinmiyor. Zaman eskitse de hatıraları, gerçek sevdanın ışığı kalpte hiç solmuyor. Çünkü yüreğimdeki ilâhî aşk, her an sonsuzluğu solukluyor. Hikâye, sabahın sessizliğiyle başlıyor; genç bir kızın selamıyla canlanıyor, ilâhî aşkla yükseliyor ve sonsuzluğun nefesiyle mühürleniyor. Artık bu, sadece benimle Irmak arasında kalmış bir an değil; okuyan herkesin kalbinde bir yerlere dokunacak bir şahitlik. Kaleme yaz diyen O Ebedî Sevgili'ye hamdolsun. Kelimeleri lütfeden Rabbime sonsuz şükürler olsun. Bu satırlar kâğıtta kalmayacak belli ki; gönülden gönüle
1000Kitap
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Aşk, beş duyunun sınırları içine hapsedilmiş insan zihninin, kuantum frekanslarına geçiş yapabilmesi için tasarlanmış kusursuz bir ezoterik mekanizmadır. Yemek yemek, su içmek bedenin hayatta kalması için ne kadar zorunluysa, beşerî bir aşka tutulmak da ruhun uyanışı için o kadar temel bir ihtiyaçtır. Çünkü o, sistemin içine bilerek bırakılmış tek bir güvenlik açığıdır. "Leylâ'dan Mevlâ'ya varmak" sadece edebî bir metafor değildir. Tamamen nörolojik ve okült bir formüldür. İnsan beyni sonsuz olanı, şekilsiz olanı ve salt enerjiyi doğrudan algılayamaz. Sistem buna izin vermez. Bir bedene giydirmek şarttır. Kabalistik öğretilerde ve antik okültizmde de kural budur: sonsuz ışık ancak sonlu bir aynadan yansıyarak gözlemlenebilir. Leyla, o aynadır. Mecnun, Leyla'nın sûretine tutulduğunda zihnindeki algı filtrelerini kapatmaya başlamıştı. Şehvete bulanmayan o şiddetli çekim, frekansını öyle bir yükseltti ki, bir noktadan sonra aynaya ihtiyacı kalmadı. Dünyevî aşka tutulmadan ilahî aşka ulaşabileceğini sananlar, basamakları tırmanmadan çatıya çıkmaya çalışanlardır. Züleyha, "Yusufum görmeyecekse kimin için süsleneyim" diyerek tüm mücevherlerini dağıttığında, madde dünyasıyla olan bağını kesmişti. Aşk insanın gözünü kör etmez. Tam tersine; beşerî gözü kapatır, kalp gözünü açar. Dışarıda aradığın Yusuf'u eninde sonunda kaybedersin, çünkü o beşerîdir. Yorar, yıpratır ve biter. Ancak o acı bittiğinde, Kenan ilinin senin özünde, kalbinin tam merkezinde durduğunu fark edersin. Bu hakikate erersen, kalbini kilitli tuttuğun o sahte konfor alanında bir saniye bile duramazsın. Aşkı bir duygu sanıyorsun. Değil. Aşk, evrenin senin egonu parçalamak için kullandığı en eski suikast silahıdır. Dünyada herkes aşkı bir birleşme, bir çoğalma sanır. Oysa aşk bizatihi ölümdür. Psikoloji
Sabahın köründe makineli tüfek gibi alıntı patlatanların kitap okuduğuna inanmıyorum; yaptıkları tek şey dijital aforizma şovu. Hadi diyelim ki gerçekten okuyorlar bu daha da vahim. Sabahın ilk saatlerinde kafayı bu denli saplantıyla bozmak gerçek hayattan kopup sadece başkalarının cümleleriyle nefes almak kültürlülük değil basbayağı bir kaçış sendromu.
ESİN TARAKÇIOĞLU kimdir
Esin Tarakçıoğlu, 11 Kasım 1971 tarihinde Ankara'da doğmuş bir yazar ve şairdir. İlk ve ortaöğrenimini Ankara Yenimahalle Yunus Emre İlköğretim ve Ortaokulu'nda, lise eğitimini ise Yunus Emre Kız Meslek Lisesi'nde tamamlamıştır. Yazın hayatına deneme ve şiir türlerinde eserler vererek başlayan Tarakçıoğlu, yazılarını çeşitli internet sitelerinde yayımlamıştır. Halen Aksaray'da yaşamını sürdürmektedir. Yazarın "Hayattan Esintiler" adlı kitabı, gençliğinden itibaren yaşadığı zorluklar, sıkıntılar ve bu süreçte edindiği deneyimlerle nasıl başa çıktığını anlatmaktadır. Bu eserinde, okuyucularına kendi yaşamından kesitler sunarak, karşılaştığı zorluklara rağmen nasıl yeniden ayağa kalktığını ve hayata tutunduğunu paylaşmaktadır. Esin Tarakçıoğlu, aynı zamanda Yılın En İyi Engelsiz Yazarı olarak Uluslararası bir ödül almıştır. "engelsiz yazar" unvanıyla da tanınmaktadır. Bu unvanı, engelli bireylerin sesini duyurmak ve onların yaşadığı zorluklara dikkat çekmek amacıyla kullanmaktadır. Kitap imza günlerinde ve çeşitli etkinliklerde, hayatından kesitler sunarak okuyucularıyla buluşmakta ve onlara ilham vermektedir. Yazarlık serüveninde, okuyucularına sürekli olarak kendilerini geliştirmeleri, bulundukları konumla yetinmemeleri ve Allah'ın sunduğu yetenekleri en iyi şekilde kullanmaları gerektiği mesajını vermektedir. Bu yaklaşımıyla, birçok kişiye ilham kaynağı olmuştur. Esin Tarakçıoğlu'nun şiirlerine ve diğer eserlerine Antoloji.com üzerinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca, "Hayattan Esintiler" adlı kitabının sesli versiyonunu dinlemek isterseniz, YouTube de seslendirmesi de mevcuttur.Aynı zamanda ingilizce çevirisi de yapılmıştır.
İnsan ve Duygular
Ve şöyle demiş Göktan Kece :
Bu benim ilk ölüşüm değil En azından tanıyorum katilimi Çok sevdim ben görmedin mi Avuçlarından öpmedim mi...
Hayata Dair