Arnavut yazar İsmail Kadare’nin Rüyalar Sarayı romanında Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme döneminde, devletin geleceğini tahmin etmek ve olası saldırıları, komploları engellemek için Tabir Sarayı isimli bir rüya bakanlığının kurulması anlatılır. Köprülü ailesinin bir ferdi olan Mark-Alem burada çalışmaya başlar. Bu devasa, devletin kaderini belirlediği söylenen kurum Mark-Alem’e başlarda soluk ve kasvetli gelir. Ancak Mark-Alem Rüyalar Sarayı’nda çalışmaya başladıktan sonra zamanla dış dünyadaki gerçeklikten kopmaya başlar. Bu durum romanda “Dünya o kadar gri ve sıkıcıydı ki onu kaybetme düşüncesiyle kendine eziyet etmeye değmezdi.” gibi cümlelerle ifade edilir. Öyle ki Mark-Alem bir izin gününde dışarı çıktığında kapıldığı bu düşüncelerden sonra ona yine bir izin günü verirlerse dışarı çıkmamaya karar verir.
Romanın olay örgüsündeki en önemli vaka Köprülü ailesinin bir ferdi olan Mark-Alem’in seçtiği ama çözümleyemediği bir rüyanın Ana Rüya seçilmesidir. Bu rüyadan sonra devlet sıkıyönetim ilan eder, Köprülü ailesinden Vezir’in tertip ettiği ve Arnavut rapsodistlerin Köpürülü ailesinin destanını okuduğu bir akşam yemeğinde polisler Vezir’in evini basar. Rapsodistleri öldürür, Vezir’in kardeşi Kurt’u tutaklar. Kurt, serbest bırakılacağının düşünüldüğü bir anda beklenmedik şekilde idam edilir. Çünkü bu rüyadaki köprü, Köprülü ailesine; müzik aleti, rapsodistlerin bu aile için söyledikleri destana; kızgın boğa ise devlet için bir tehlikeye işaret etmektedir.
Yazar, özellikle Köprülü ailesinin konuşmaları sırasında Osmanlı-Arnavut ilişkilerine sıkça atıf yapar. Özellikle __“Türkler mızraklarla ve kılıçlarla size hücum ettiğinde, siz Arnavutlar haklı olarak sizi fethetmeye geldiklerini sandınız ama onlar aslında tüm imparatorluğu size hediye olarak
Mark-Alem bunu biliyordu, ölümcül akşam yemeğinde olduğu gibi, bu koruyucu maskeyi, bu Doğulu kabuğu atıp, risk alıp ölümle damgalanmış Hristiyan atalarının isimlerini, Peter, Zef veya Gjorg'u almak için yakıcı bir arzu hissetti yine.