Alay etmek, insanı küçük düşürmek, hiçe saymak, hakir görmek onun ayıp ve noksanlıklarını ortaya dökmektir. Yaptığı hareketlerini, sözlerini anlatarak veya ima ederek işaret yoluyla hakaret etmek, kişinin huzurunda yapıldığında gıybet denilmese de neticede gıybet anlamı taşımaktadır.
Thackeray'e göre İngilizlerin saplantılı bir biçimde yüksek statüye ve aristokrasiye tutkun olmalarının bir nedeni de gazeteler olmuştur; gazeteler her gün şan şöhret sahibi kişilerin ne kadar önemli olduklarından bahsetmiş, böylece adsız şansız kişilerin değersizliğini ima edip durmuştur.
Ben hayır deyince BBC'ye gelmişti. Bekleme salonunda oturup beni beklemiş, sonrasında da elinde eğer gün yüzüne çıkarsa kariyerimi bitirebilecek bir şey olduğunu ima etmişti.
Yine de hayır demiştim. ( Şuan Annaya sinir oldum (●´⌓`●)
Bir soru daha: Peki Hz. Yakup neden başka bir hayvandan değil de özellikle kurt ihtimalini dile getiriyor? Neden başka vahşi bir hayvanın saldırısına, bir yılanın sokmasına yahut bir kartalın kapmasına değil de kurdun yemesine dikkat çe-kiyor? Bunun iki sebebi olabilir. Her şeyden önce ağabeylerin hepsi çobandır. Çobanlıkla meşgul olanlar, köy hayatını yaşayanlar çok iyi bilir ki bir sürü için en tehdit kurttur. Dolayısıyla Yakup Aleyhisselâm "kurt" dedi-doğal ve en yakın ğinde oğulları bundan rahatsız olmaz. Çünkü bu, meslek-lerinin tabiatı gereği zaten doğal bir tehlikedir. Eğer Yakup Aleyhisselâm, “Bir timsahın onu yemesinden korkuyorum." deseydi, oğulları hemen, "Baba, dağın başında timsah mı olur?" diye itiraz eder ve bu sözünün arkasında farklı bir ima olduğunu sezerlerdi. Bu nedenle Yakup Aleyhisselâm, gerçek tehdidi ima ederken, bunu çobanlıkta doğal bir korku üze-rinden perdeleyerek söylemiştir: "Ben asıl sizin bir şey yapmanızdan korkuyorum, ama bunu size söyleyemiyorum; o yüzden 'kurt' diyorum
Bir zamanlar iki kâşif ormanda bir açık alana rast geldi. Açık alanda çok sayıda çiçek ve yabani ot büyümüştü. Kâşiflerden biri “Bu alana bir bahçıvanın bakıyor olması gerekir" der. Diğeri ihtilaf eder, "Burada bir bahçıvan yok." Çadırılarını kurarlar ve beklemeye koyulurlar. Hiçbir bahçıvan görünmez ortada. "Belki de görünmez bir bahçıvandır." Dikenli telli çit ile çevirimez orayı. Elektrik verirler. Tazılarla etrafını kontrol ederler. (Zira H. G. Wells'in Görünmez Adam'ının görünmediği halde koklanalıp dokunulabildiği hatırla-rındadır.) Fakat davetsiz bir misafiri cereyan çarptığını ima edecek bir çığlık da duyulmaz. Görinmez birinin tırmandığım ifşa edecek bir hareket de olmaz tellerde. Tazılar hiç havlamaz. Fakat yine de İnançlı adam ikna olmamıştur. "Fakat burada bir bahçıvan var, görünmez, dokunulmaz, cereyan çarpma-sindan muaf bir bahçıvan, kokusu olmayan hiç ses çıkarmayan, bir bahçıvan, sevdiği bahçeye bakmak için gizlice gelen bir bahçıvan." Sonunda Süpheci umudunu yitirir, "Fakat senin başlangıçtaki iddiandan geriye ne kaldi? Senin görünmez, dokunulamaz ve ezeli olarak gizli bahçıvanının hayalî bir bahçı-vandan veya hiç bahçıvan olmayışından farkı nedir?