Kâğıdı alıp dizime yasladım. Ve üzerine, son hatırladıklarımı da karaladıktan sonra, karanlığa aldırmadan, sıra geldi zihnimi hâlâ ayakta tutan üç kelimeye. Onlar da telaffuz edildiği zaman tek bir Kayra kalmayacak geriye…
“Hiçbir şey yok, hiçbir şey yok, hiçbir şey yok…”
Jon, Bran’ın yaşlarındayken, her çocuk gibi kahramanca şeyler yapmanın hayalini kurardı. Kahramanlıklarının detayları her hayalde farklı olurdu ama babasının hayatını kurtarmayı düşlerdi çoğu zaman. Bu kahramanlığından sonra babası onu gerçek bir Stark ilan ederdi ve Buz’u Jon’a verirdi. O zamanlarda bile bunun aptalca bir hayal olduğunu biliyordu. Hiçbir piç, babasının kılıcını savurmazdı. Bunu hatırlamak bile utandırıyordu onu. Hangi türden bir adam öz kardeşinin doğumla gelen hakkını çalmayı düşlerdi? Buna hakkım yok, diye düşündü.
Ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü. “Kendini karşındakinin yerine koy.” Ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu yani kendimi bulamadım ve beynimin bir parçası boşlukta uçuşan, hayata uzaktan bakan, sadece seyreden bir çift göze dönüştü. Bütün duyuları bilen ama hiçbirini hissetmeyen biri oldu Kayra.
Tabii bilmiyorlardı sayısını unuttuğum kadar insanın hayatını mahvettiğimi. Bilmiyorlardı annemi, babamı kahrettiğimi. Bunlar bir yerlerde suç olmalı! Bir yerlerde insanları hapse atıyor olmalılar, başkalarını öldüresiye üzdükleri, derin mutsuzluklara ittikleri için. Belki cinayetlerin değil ama intaharların azmettiricileri oldukları için cezalandırılması gerekir birilerinin. Ama daha keşfedilmediği için, bunu yapmış olanları saptayacak bir makine, kandaki alkole benzemediği için kötülük, bıraktılar beni de.
Bilemezlerdi ismimin Kayra ve beni hayatta tutanın ölüm olduğunu…