1950’li yıllarda mantar gibi türeyen devlet ve özel bankaları sadece "ekonomik canlanma" ya da "hizmet" aygıtları olarak görmek resmi ideolojinin illüzyonuna kapılmaktır. Bu bankalar, çevre kapitalizminin küresel sisteme entegre olabilmesi için hayati önem taşıyan yeni finansal konveyör bantları (taşıyıcı kemerler) ve sermaye birikim kanallarıdır. DP’nin yeni bankalar kurdurması ya da teşvik etmesi, salt bir CHP düşmanlığından ziyade, sermayenin tabanını genişletme ihtiyacından kaynaklanıyordu. Burada çok kritik bir yapısal süreklilik ve paradoks vardır: Demokrat Parti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar, zaten Mustafa Kemal’in talimatıyla kurulan İş Bankası’nın ilk genel müdürüydü. Yani DP’yi kuran akıl, İş Bankası’nı var eden "milli burjuvazi yaratma" mantığının ta kendisiydi. Ancak erken cumhuriyet döneminde İş Bankası, daha ziyade Ankara bürokrasisine ve İstanbul’un tekelci ticaret sermayesine yakın klikleri fonluyordu. DP iktidara geldiğinde ise arkasında bambaşka bir toplumsal koalisyon vardı. Taşra burjuvazisi, Çukurova ve Ege'nin büyük toprak ağaları, tüccarlar ve yerel elitler. Dolayısıyla DP, İş Bankası’nı yok etmek istemedi (hukuki olarak CHP’nin hisselerine el koyarak partinin finansal damarını kesmeye çalıştı, o ayrı bir siyasi hamleydi); ancak tek merkezli bürokratik finans tekelini kırarak, sermaye birikimini taşraya yayacak yeni mekanizmalar inşa etti. Kapitalist bir sistemde bankaların asli görevi "halka hizmet" veya "kalkınma" değil, artı-değerin gasp edilip belirli ellerde yoğunlaştırılmasıdır. Menderes dönemi bankacılığı, İttihatçılardan devralınan "milli burjuvazi" projesinin taşra ayağını tamamlamıştır. İş Bankası’nın temsil ettiği erken dönem Ankara tekelciliğinin yanına; Adana, Eskişehir, İzmir gibi taşra merkezli, uluslararası sermayeyle