Ecevit, “IMF politikalarını hayata geçirebilmek için sokağa, sokağa hakim olabilmek için ise cezaevlerine hakim olmalıyız” diyordu. Her şey işte bu kadar netti.
Sayfa 155·Kitabı okudu
Siyaset
‘Sistem’ Türkiye’nin ‘pazar’ olarak alıkonmasmı istiyor, ekonomi alanında onu bağımsızlaştıracak hele büyütecek girişimlere kesinlikle karşıdır. Yıllardan beri IMF de, Dünya Bankası da, Amerika’nın kendisi de Türkiye’yi bu türlü girişimlerden geri bırakmak için bin türlü yol denemiş, bin türlü baskı yapmışlardır. Bunların arasında askeri yönetimlere başvurmak yolu da vardır.
Sayfa 194·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
NATO’nun uzatılmış okuması:
NATO, barışa değil, savaşa ve savaş bütçesine hizmet eder, dünyada silahlanma yarışını tırmandırır. Yine NATO tarihi, devletler içinde Gladyo-Kontrgerilla ve benzeri gizli kirli ve karanlık örgütlerin tarihidir. NATO emperyalizmin örgütlü-silahlı gücüdür. Nasıl ki IMF, emperyalist sömürü ve yağmanın iktisadi yolla ve antlaşmalarla ülkelere dayatılması için oluşturulmuş bir kurum ise; aynı şekilde NATO da bu sömürü ilişkilerinin silah zoru ve askeri güç ile dayatılması ve korunması için oluşturulmuş bir güçtür.
Sayfa 46 - İmge
1980 ve döşenen taşlı yollara
Sıradan insanların gündelik hayatlarını etkileyen terör ve anarşi atmosferi darbeyi meşrulaştırdı. Darbe son­rasında demokratik hakları ciddi ölçüde sınırlayan yasal de­ğişiklikler ve son derece baskıcı önlemler yoluyla terör ve anarşi son buldu. Bunun yanı sıra, Ocak 1980'de kabul edi­ len IMF istikrar paketini hayata geçirerek ve ihracat odak­lı bir ekonomik politika izleyerek ekonomik istikrarsızlı­ğı azaltmak da askeri darbenin hedefleri arasındaydı. Hat­ta cuntanın lideri televizyonda yayımlanan ilk konuşmasın­ da bunu açıkça belirtmişti. Dolayısıyla askeri darbe ile baş­layan 1980 sonrası dönem, ülkenin ekonomik rejiminde de önemli değişikliklere tanık oldu.
Sayfa 71 - İletişim Yayınları·Kitabı okudu
74 petrol krizi dış kaynakla ötelendi / 77’de tam kriz yaşandı.
Ecevit hükümeti iki yıl boyunca önceki iktidarın ağır ekonomik mirasıyla uğraştı. Beynelmilel sermaye çevreleri, hatta Ecevit’in dost bilerek destek için başvurduğu Avrupalı sosyal demokrat hükümetler, yeni kredi kanallarının açılmasının ön-koşulu olarak IMF ile standart bir istikrar politikası çerçevesinde anlaşmayı talep ediyor; hükümet ise, bunalımın faturasını emekçi sınıflara yıkan bu türden bir programı bir “siyasi intihar” olarak görüyor ve direnmeye çalışıyordu. Ancak iktidar, bunalım koşullarında uygulanabilecek bir “alternatif politika”ya ne kuramsal, ne de politik bakımdan hazır değildi. Dolayısıyla bir yandan IMF kökenli telkinlere kısmi (ve gecikmiş) ödünler veren; öte yandan ithalat tıkanmalarından ve piyasadaki genel kargaşadan kaynaklanan güçlükleri, fiyat kontrolleri ve polisiye önlemlerle karşılamaya çalışan çelişkili iktisat politikaları izlendi. Sonuç, yemeklik yağlardan benzine kadar uzanan bir dizi temel malda kuyruklar ve (malın cinsine göre değişen boyut ve biçimlerde) karaborsaların oluşması ve genel fiyat düzeyinin 1978’de yüzde 53, 1979’da yüzde 64 oranlarında artması oldu. 1977 sonunda Demirel hükümeti tarafından 17.50 TL’den 19.25 TL’ye çıkarılmış olan doların resmî kuru, Ecevit hükümetince 1978 Şubatında 25 TL’ye, 1979 Haziranında 47 TL’ye çıkarılıyordu. Böylece, 1946, 1958, 1970 yıllarındaki gibi istisnai bir operasyon sayılan devalüasyon, 1977’den itibaren her yıl, gerekirse birkaç kez başvurulabilecek olağan bir ayarlama haline gelmekteydi. Demirel ve daha sonra Ecevit hükümetlerince yapılan devalüasyonlar IMF tarafından yetersiz operasyonlar olarak değerlendirilmişlerdi; zira bunlar, standart IMF modelinin öğeleri olan, fiyatlar serbest bırakılırken ücretlerin ve tarımsal desteklemenin dondurulması ve toplam talebin parasal önlemlerle
74 petrol krizi kıvılcım oldu ama yangının büyümesinin nedeni Türkiye’nin zaten ithalata ve dış dövize bağımlı bir sanayileşme modeline sahip olmasıydı.·Kitabı okuyor
Alıntı
Benim incelememi destekleyen bir alıntı bırakıyorum.
Türkiye’nin sol popülizmi olarak ortanın solundaki CHP’nin iktidarda kaldığı süre, Latin Amerika’daki sol iktidarlar ile kıyaslanamayacak kadar kısadır. Ecevit, MSP ile ömrü bir yılı bile bulamayan bir koalisyon hükümeti ile, ancak 11 eski AP’liye verilen 11 bakanlıkla kurulabilen ve ikinci yılını görmeden yıkılan bir hükümetin başbakanlıklarını yapmıştır. Kuşkusuz her iki hükümetin de başta iktidarda kalma süresi olmak üzere ortanın solunun programını hayata geçirmeyi engelleyen nesnel sınırlılıkları vardır; ancak mesele sadece bu sınırlar değildir. Özellikle iki yıllık ikinci başbakanlığı döneminde Ecevit, sol popülizmin dünyadaki örneklerinin attığı adımların neredeyse hiçbirini atmaya cesaret edememiş, bilakis iktidar olur olmaz IMF ile anlaşma zemini aramış, ekonomide attığı adımlar da IMF reçeteleriyle örtüşen bir nitelik taşımış, krizin yükü sol popülizmin tabanını oluşturan sınıfların omuzlarına yıkılmıştır. Bunun neticesi ise halk kitlelerinin umutlarını yitirerek Ecevit’ten desteklerini çekmesi olmuştur. Dolayısıyla Türkiye’nin sol popülizmi dünyadaki muadilleriyle karşılaştırılamayacak kadar düşük profilli, düzen içi bir seyir izlemiştir. İşin ilginç yanı, bu düşük profilli tutum bile, sosyalist solun güçlü olduğu bir konjonktürde Türkiye yönetici sınıfını hayli rahatsız etmiştir. Ortanın solundaki CHP bir yandan kitlelerin radikalleşmesinin önünde tampon görevi yapmıştır, doğrudur, ama öte yandan devleti kuran partinin soldan, düzen değişikliğinden, demokratik halk devriminden, sömürücü sınıflardan söz etmesi, “su kullananın, toprak işleyenin” demesi, sola yönelik özellikle Anadolu taşrasındaki algının kırılmasını ve sosyalist solun halkla buluşmasını kolaylaştırmıştır. Solun kitlelerle kurduğu bu ilişki, Türkiye kapitalizminin 1977’den itibaren derinleşen
Alıntı