Astigmat, miyop, iflah olmaz bir bibliyofil ve öğretmen. İçedönük; yalnızlığı, şiiri, öyküyü, bilimi seviyor. En büyük tutkusu okumak ve yaşamı karalamak.
Sözcükler, yazılar, öyküler, şiirler, romanlar ve duvarlarını kitapların sarmaladığı odalarla kaplı kahve kokulu sinematografik yalnızlıklar vardır bu dünyada. Hiç çalmayan ve artık çalması beklenmeyen telefon. Büyük bir evin çocuksuz, kardeşsiz sessizliğinde kendi kendine konuşmayı huy edinmiş, artık anlaşılmak gibi bir derdi olmayan, sese, ışığa, kalabalıklara duyarlı melankolik, düşsel bir tek çocuk senfonisi. Yalnızlık sözcüklerin dansına dönüştüğünde güzeldir. Yalnızlık naifse güzeldir.
Askeri müdahaleler de, anti-demokratik yapı ve uygulamalar da Kemalizmin ya da ordunun ya da sivil toplumu boğmak isteyen devletin değil, burjuva hâkim sınıflar blokunun kendi iç çelişkilerinin ya da bir bütün olarak işçi sınıfına ve öteki ezilenlere karşı verdiği sınıf mücadelesinin sonuçlarıdır. Bu çerçevede ordu ne ise tam da öyle görünmektedir: Burjuvazinin toplumsal hâkimiyetinin siyasal güvencesini oluşturan burjuva devletinin baskı aygıtının merkezi çekirdeği. Yani baskının icracısının ardında baskıyı üreten dinamiği kavramak mümkün hale gelmektedir. Bu dinamik burjuvazinin sınıf mücadelesidir.
Eski Osmanlı sefahatinin taşkınlıklarını bize hikâye edenler Major Will'in yalısında bir saat geçirmiş olsalardı o ana kadar bütün bildiklerini unuturlardı.
Lakin ne zaman ki, kadın onun bu sıkışlarına gizliden gizliye karşılık vermeye başladı: Necdet’in hiddeti bütün kadınlara yaygın bir tiksinti halini aldı ve onu bir leş gibi silkip attıktan sonra dönülmesi kabil olmayan uzak yerlere kaçmak ihtiyacını duydu. Öyle uzak yerler ki, yalnız kadının değil, insanın ayaklarının izi bile görülmesin. Zira içinde döndüğü bu azgın kasırgayı ona kirli gösteren şey yalnız kadınların kendileri değil, onların erkeklerle temasları sırasındaki tavırları, hareketleri de maymunlukları idi.
27 Mayıs ve 12 Eylül Türkiye'de sınıf mücadelelerinin çok farklı aşamalarına karşılık verir ve çok farklı sorunlara birer cevap olarak ortaya çıkmışlardır. Birincisi, esas olarak, hâkim sınıflar içindeki bir çelişkiyi. çözmeye yöneliktir; ikincisi ise hâkim sınıflarla emekçi sınıflar arasındaki bir çelişkiyi. 1950'li yılların Türkiye'sinde ihmal edilebilir bir siyasal ağırlık taşıyan sermaye/emek çelişkisi, 1970'li yıllara gelindiğinde belirleyici bir rol kazanmıştır,