Son paylaştığım alıntı, bana bu kişisel gelişimcileri, ''asla vazgeçme''cileri ya da ''çalış, daha çok çalış''cıları hatırlatıyor. Bir şeyi elde etmek veya ''o kişi'' olabilmek için delicesine çabalayan, kendini hırpalayan, hatta takıntı haline getiren kişileri.. Bu kişiler amaçladıkları şey için çabalarken kendilerini o kadar kaptırıyor ki artık istediği şeyi ne için istediğini unutuyor, artık o istediği şeye ihtiyaç duyup duymadığının farkına varamıyor. Yaşamındaki deneyimlerinin kendisini ve isteklerini değiştirebileceğini düşünmüyor, ki zaten arzusu peşinde koştukça da farklı deneyimler yaşayamıyor, yaşasa da deneyimlerdeki derinliği fark edemiyor. Nitelikli bir yaşam için kendini bilmeye, tanımaya çabalamadıktan sonra yaşanan hayat başkalarının beklentisi doğrultusunda yazılmış ucuz bir senaryoya dönüşüyor. Başkasını dinlemek, kendini dinlemek, bir anı dinlemek ya da bazen tam tersi başkasını dinlememek, kendinden uzaklaşabilmek yaşama sanatının temel becerilerinden. Kendini bilir bir halde yaşamak, nabzına göre şerbetini ayarlayabilmek gerek. Alelade bir yaşam sürmek istemeyenler; kendilerine iyi bir kahvaltı hazırlamaktan çekinmezler, yürüyüşe çıkmak istediklerinde bunu fark ederler ve yürüyüşe çıkarlar, birini dinlemek istemediklerinde kalkıp gidebilirler ve tabii ki motosikletlerine iyi bakarlar.
Eğitimsiz bir göz, dağa egoyu tatmin amacıyla tırmanma ile özgeci tırmanmayı aynı görür. Her iki tür tırmanıcı da bir ayağını ötekinin önüne atar. İkisi de aynı hızla soluk alıp verir. İkisi de yorulunca durur. İkisi de dinlenince devam eder. Oysa ne büyük fark vardır! Egocu tırmanıcı ayarsız bir alet gibidir. Ayağını ya çok çabuk ya da çok geç atar. Büyük olasılıkla, güneşin ağaçların arasından geçişinin güzelliğini görmez. Adımlarının kötülüğü yorulduğunu gösterdiğinde durmaz. Yanlış zamanlarda dinlenir. Bir saniye önce bakıp da ileride ne olduğunu öğrendiği halde yukarılara bakıp ileride ne olduğunu görmeye çalışır. Koşulların gerektirdiğinden ya çok daha hızlı ya da çok daha yavaş gider ve konuştuğunda hep başka bir yerden, başka bir şeyden söz eder. Buradadır, ama burada değildir. Burasını reddeder, onunla mutlu değildir, daha yukarılara çıkmak ister, ama oraya vardığında da aynı şekilde mutsuz olur; çünkü artık orası da ''burası''dır. Aradığı, istediği şey çevresinde vardır, ama çevresinde olduğu için onu istemez. Her adımı hem fiziksel hem ruhsal bir efordur, çünkü amacının dışta ve uzakta olduğunu düşler.