Bütün canı, hayatiyeti, kini, sevgisi, korkusu, gücü kocaman gözlerine toplanmış. Gözlerinde arada bir, iğne ucu gibi bir pırıltı yanar söner. Keskin, batan bir pırıltıdır bu! Bu pırıltıdan korkulur. Korkunçtur. Parçalamaya, atılmaya hazırlanmış kaplanın gözlerinde de aynı pırıltı yanar söner mutlak. Bu nereden gelir? Belki yaratılışdadır. En doğrusu, çekilen işkencede, dertte, beladadır.
"İşte bunu yapamam Abdurrahman," dedi.
"Ama böyle hepimiz öleceğiz Kahya," dedi Abdurrahman.
"Bir kız koca bir obadan iyi mi?"
"Ölelim," diye dizleri üstünde kalktı Kahya, "Ölelim ama, kendimiz gibi. Adam gibi. Bir kızı öldürdükten sonra ölmeyelim. Koca Horzumlu ölmüş gitmiş. Biz onlardan iyi miyiz? Ölelim Abdurrahman ama, onurumuzla. Kendimiz gibi."
Horasandan geldik omuzumuzda uzun şelfeler, elimizde uzun Mısri kılıçlar, temreni çelik kargılar. Gururlu, onurlu, ezilmemiş, göç eden, bir sel gibi bent tanımadan akan, aşılmaz dağlar aşan, gidilmez yollar giden, ordular bozan, kaleler yıkan. Altın dibeklerde kahveler döven... Bir konuk gelince diz boyu halılar seren, ayağının altına...
İnsan yaradılışı kusurludur. En parlak yıldızların bile üzerinde lekeler vardır. Miss Scatcherd'inki gibi gözler yıldızların parlaklığını görmezler de ancak bu ufak tefek lekeleri seçerler.