• Yaşamak zor zanaat. Beton yapıtların, yobaz insanların, düşüncesizlik salgınının, çöp bir eğitim sisteminin, adaletsizliğin, oyuncak edilen sevdaların, popülarite savaşlarının, elde edilemeyen imkânların, karşı cinse köleliğin içerisinde hâlâ daha yaşıyorsam ve geleceğime umut vaat edebiliyorsam inancıma teşekkür ederim.
  • Saat altıda Harrison Caddesi’ndeydim, yaşlı kadın yine çaydanlığının başındaydı.
    ...
    Bana bakarken bir an için ikimiz de birbirimizin içinde kaybolduk.
    Kim olduğumu merak etti; sadece bir an için.
    Sonra yüzünde beliren çarpıcı bir anlayışla gülümsedi.
    İnanılmayacak kadar sıcak bir gülümsemesi vardı.
    “Geleceğini biliyordum, Jimmy,” dedi.
    Bana doğru bir adım atarak kırışıklarla dolu yumuşak kollarıyla sımsıkı sarıldı. “Geleceğini biliyordum.”

    Ayrılırken yine bana baktı ve gözünün altında küçük bir gözyaşı damlası oluştu. Kırışıklıkların üzerinden aşağı süzüldü.
    “Ahh,” dedi, başını iki yana sallayarak.
    “Teşekkürler, Jimmy. Biliyordum, biliyordum.” Elimi tutup beni içeri aldı.
    “Gel, içeri gir,” dedi. Kadını takip ettim.
    “Yemeğe kalacak mısın, Jimmy?”
    “Sadece izin verirseniz,” dedim.
    Güldü. “İzin verirsen…” Başından savan bir tavırla elini salladı.
    “Ne şakacısın, Jimmy.”
    Öyle miyim?
    “Elbette izin veririm,” diye devam etti.
    “Eski zamanları anmak harika olur, değil mi?”
    “Elbette.” Pastayı elimden alıp mutfağa götürdü.
    Orada bir şeyleri karıştırdığını duydum ve yardıma ihtiyacı olup olmadığını
    sormak için seslendim. Sadece rahatıma bakmamı söyledi.

    Hem yemek odası hem de mutfak caddeye bakıyordu.
    Yemek masasında otururken insanların hızlı adımlarla geçip gittiğini,
    bazılarının köpeklerini beklediğini ve sonra yollarına devam ettiğini görüyordum. Masanın üzerinde bir emeklilik belgesi vardı. Adı Milla’ydı. Milla Johnson.
    Seksen iki yaşındaydı.

    Kadın döndüğünde, önceki günle aynı yiyeceklerden getirdi.
    Salata, çorba ve çay…
    Birlikte yemek yerken bana günlük işlerini anlattı.
    Beş dakika kasap Sid’le konuşuyor, ama et almıyordu.
    Sadece sohbet ediyor, adamın pek de komik olmayan şakalarına gülüyordu.
    On ikiye beş kala öğle yemeğini yiyordu.
    Parkta oturup oyun oynayan çocukları ve çeşitli numaralar yapan
    kaykaycıları izliyordu. Öğleden sonra kahve içiyordu.
    Saat beş buçukta “Çarkıfelek”i izliyordu.
    Altıda akşam yemeğini yiyordu.
    Dokuzda da yatağa giriyordu.

    Daha sonra bana bir soru sordu.
    Bulaşıkları yıkamıştık ve yine masada oturuyorduk.
    Milla dönüp gergin bir tavırla sandalyesine oturdu.
    Titreyen ellerini uzattı.
    Benimkilere.
    Ellerimi tutup yalvaran gözlerle baktı.
    “Söylesene, Jimmy,” dedi. Elleri daha şiddetli titremeye başlamıştı.
    “Bunca zaman neredeydin?” Sesi acı dolu ama yumuşaktı. “Neredeydin?”

    Boğazımda bir şeyler düğümlendi. Konuşamıyordum.
    Sonunda boğazımda düğümlenen kelimeleri tanıdım. “Seni arıyordum.”
    Bunu, bütün hayatım boyunca bildiğim en önemli gerçekmiş gibi söylemiştim.
    Başıyla onaylayarak inancıma karşılık verdi. “Ben de öyle düşünmüştüm.”
    Ellerimi ellerine çekti, uzandı ve parmaklarımı öptü.
    “Ne diyeceğini her zaman bilmişsindir, değil mi, Jimmy?”
    “Evet,” dedim. “Sanırım bildim.”

    Kısa süre sonra yatması gerektiğini söyledi.
    Pastayı unuttuğundan emindim ve bir dilim yemek için ölüyordum.
    Saat dokuza geliyordu ve pastadan tek kırıntı bile alamayacağımı hissetmiştim.
    Bu konuda kendimi çok kötü hissediyordum elbette.
    Kendime ne biçim biri olduğumu sordum; lanet olası bir pastayı kaçıracağım
    için endişeleniyordum.

    Dokuza beş kala bana döndü. “Sanırım artık yatmalıyım, değil mi, Jimmy?”
    Yumuşak bir sesle karşılık verdim. “Evet, Milla, sanırım öyle.”
    Kapıya yürüdük, yanağına bir öpücük kondurdum.
    “Akşam yemeği için teşekkürler,” dedikten sonra çıktım.
    “Benim için zevkti. Yine görüşecek miyiz?”
    “Elbette.” Dönüp cevap verdim. “Yakında.”

    ***

    Bu kez mesajı bu yaşlı kadının yalnızlığını hafifletmekti.
    Eve yürürken bu duygu içimi doldurmuştu.
    Kapıcı’yı gördüğümde kırk beş kiloluk cüssesini kaldırıp kollarımda tuttum.
    Pis ve leş kokulu kürküne aldırmadan onu öperken, kendimi bütün dünyayı
    kollarımda taşıyabilecekmişim gibi hissediyordum. Kapıcı zevkle bana baktı.
    Bir kahveye ne dersin, evlat?

    Onu yere bırakarak güldüm ve yaşlı tembele bol şekerli ve sütlü bir
    kahve hazırladım.
    “Sen de kahve ister misin, Jimmy?” diye sordum, kendi kendime.
    “Sakıncası yoksa isterim,” diye cevap verdim. “Sakıncası yoksa.”
    Kendimi tepeden tırnağa gerçek bir elçi gibi hissederek tekrar güldüm.

    ***

    Jimmy olmak hoşuma gitmişti.
    “Bana kitap okuduğun zamanları hatırlıyor musun, Jimmy?”
    “Hatırlıyorum,” diye cevap verdim.
    Tahmin edeceğiniz gibi akşam yine Milla’nın evine gitmiştim.
    Elini uzatarak kolumu tuttu. “Bir kitap alıp bana birkaç sayfa okur musun?
    Sesini dinlemeyi seviyorum.”
    “Hangi kitabı?” diye sordum dolaba uzanırken.
    “En sevdiğimi,” diye cevap verdi.
    Lanet olsun… Elime geçen bütün kitapları karıştırdım.
    En sevdiğim kitap hangisi ki?
    Ama önemi yoktu.
    Hangi kitabı alırsam alayım, en sevdiği kitap olacaktı.
    “Uğultulu Tepeler:?” diye önerdim.
    “Nereden bildin?”
    “Sezgi,” dedim ve okumaya başladım.

    Birkaç sayfa sonra kanepede uyuyakaldı, onu uyandırıp yatağına geçmesine
    yardım ettim.
    “İyi geceler, Jimmy.”
    “İyi geceler, Milla.”

    Eve yürürken bir şey kafama takılmıştı; kitapta ayraç olarak kullanılmış
    bir kâğıt parçasıydı. Normal incelikte bir bloknot kâğıdıydı; eskiyip sararmıştı.
    Tarih 1.5.41 diye atılmıştı ve tipik erkek elyazısı olabilecek bir yazıyla bir şey
    yazılmıştı. Benim elyazıma benziyordu biraz. Şöyle diyordu:
    Sevgili Milla,
    Ruhumun seninkine ihtiyacı var.
    Sevgiler,
    Jimmy.

    ***

    Bir sonraki ziyaretimde Milla eski fotoğraf albümlerini çıkardı ve birlikte
    onlara baktık. Sürekli ona sarılan, öpen veya kendi başına ayakta duran
    bir adamı işaret ediyordu.
    “Her zaman çok yakışıklıydın,” dedi. Jimmy’nin fotoğraflardaki yüzüne dokunduğunda, birini Milla’nın o adamı sevdiği gibi sevmenin nasıl bir şey
    olduğunu anlayabiliyordum. Parmak uçları sevgiden oluşmuş gibiydi.
    Sesi de öyleydi. “Artık biraz değişmişsin ama hâlâ iyi görünüyorsun.
    Hep kasabanın en yakışıklı çocuğuydun. Bütün kızlar öyle derdi.
    Annem bile bana senin ne kadar harika, sevgi dolu ve güçlü olduğunu,
    senin yanında başarılı olmam ve sana iyi davranmam gerektiğini söylerdi.”
    Sonra yüzünde aniden beliren bir panik ifadesiyle bana baktı.
    “Sana iyi davrandım, Jimmy, değil mi? İyi davrandım, değil mi, ha?”
    İçimin eridiğini hissettim.
    Onun yaşlı ama güzel ve sevgi dolu gözlerine bakarken eriyip gitmiştim.
    “Bana iyi davrandın, Milla. Her zaman. Sahip olabileceğim en iyi eştin…”
    O an kendini bıraktı ve yüzünü koluma gömerek ağlamaya başladı.
    Ağlıyor ve hıçkırıklarına kahkahalar karışıyordu.
    Öylesine bir umutsuzluk ve mutlulukla titriyordu ki…

    Bir süre sonra bana pasta verdi. Birkaç gün önce getirdiğim pastaydı.
    “Bana bunu kimin getirdiğini hatırlayamıyorum,” dedi.
    “Ama çok güzel. Biraz ister misin, Jimmy?”
    “Harika olur,” dedim.
    Biraz bayatlamıştı.
    Ama tadı mükemmeldi.
    Markus Zusak
    Sayfa 64 - Martı Yayınları