Kolay incinecek kadar narin, her ince ayrıntıyı bile düşünecek kadar hassas, kırılınca kendi içine çekilecek kadar duygusal olmak seni çok fazla yıpratır. Kimse bu kadar ince düşünen birine acımaz. Duygularının yoğunluğuyla ilgilenmez. Ve kimse narinsin diye kırmaktan çekinmez.
Alıntı
Şimdilerde her çiçekten balözü toplayan arılara benziyor gönüller
“Topraktan su çıkarmak için sadece bir yeri derince kazmak lazımdır. Bir ordan bir burdan az az kazarak su bulunmaz. Aşk da böyledir… Bir kişide sebat edersin ve onu kazanmak için çabalarsın. Fakat burada sadakat ile yüzsüzlüğü birbirine karıştırmamak lazımdır. Bu çok ince bir çizgidir; bu ayrımın ölçütü muhatabın senden rahatsız olmamasıdır.” Yıldırım Kerem Çambel
Kadın Erkek İlişkileri
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İçimdeki Çocuk Hâlâ Eve Dönmeyi Bekliyor..
İnsan büyüdüğünü ilk ne zaman anlıyordu gerçekten? Takvimler değişince mi? Sorumluluklar artınca mı? Yoksa bir gün ansızın çocukluğunu özlerken yakaladığında mı kendini? Bence insan en çok, içindeki çocuğun sesini daha az duymaya başladığında büyüyordu. Çünkü çocukluk dediğimiz şey yalnızca küçük yaşlar değildi aslında; dünyanın hâlâ mucizevi göründüğü, insanların can yakabileceğini tam bilmediğimiz, sevginin kaybedilebilecek bir şey olduğuna inanmadığımız o kırılgan dönemdi. Ve insan yıllar geçtikçe boyundan önce ruhunu büyütüyordu. Üstelik kimse ona bunun ne kadar yorucu olacağını söylemiyordu. Bir akşamüstüydü. Gökyüzü, yağmur yağacakmış gibi griydi ama henüz tek damla düşmemişti. Şehir her zamanki telaşının içindeydi; insanlar telefonlarına bakarak yürüyordu, kafeler doluydu, arabalar kırmızı ışıkta uzun kuyruklar oluşturmuştu. Hayat herkes için devam ediyor gibi görünüyordu. Ama bazı insanların içinde zaman aynı hızla ilerlemiyordu. Bazıları bir anın içinde yıllarca kalabiliyordu. O da öyle hissediyordu işte. Kalabalığın içinde yürürken sanki herkesten birkaç adım gerideydi. İnsanların yüzüne baktığında hepsinin bir yere ait olduğunu düşünüyor, kendisiniyse yanlışlıkla başka bir hayata bırakılmış biri gibi hissediyordu. İçinde tarif edemediği bir eksiklik vardı; ne sevgiyle tamamen doluyordu o boşluk, ne başarıyla, ne de zamanla. İnsan bazen tam olarak neyin eksik olduğunu bile bilmiyordu ama yine de onun yokluğunu her gün hissediyordu. Yağmur ilk damlasını kaldırıma düşürdüğünde eski mahallesinin sokağına girmişti bile. Bunu bilinçli yapmamıştı aslında. Ayakları onu düşünmeden buraya getirmişti. Çünkü insanın kalbi, unuttuğunu sandığı yerlere bedeninden önce dönüyordu bazen. Sokağın başında durdu. Bir zamanlar dünyanın merkezi gibi gelen o mahalle
Duygular
Yeni bir söz söylesem neye yarar ki, Söyleyemediklerim ince bir sızı. ACZ...
“Biz, çayın yalnızlığa iyi gelen tarafını da severiz. Avuçlarken ince belli bardağı hücrelere kadar hissettiren sıcaklığında unuttuk yalnızlığı.” • Oğuz Atay
Alıntı
Sessizliğe o kadar hasret kalmışım ki eğer mümkün olsa uçsuz bucaksız bir diyarda elimde kalemim, önümde mürekkeple bezenmiş tertemiz sayfalarımla kelimelerle raks ederek sade bir hayat yaşamak isterdim. Bu hayatın gösterişten uzak, özentiden yoksun, aydınlığın en güzel tonuyla ve karamsar binaların somurtkan bakışları yerine doğanın güler yüzüne karşı içli dışlı oluşumla ruhumu dinlendirir, göğsümde biriken o ince sızıntıyı bir nebze de olsa hafifletmeye çalışırdım. Hayal kırıklıklarımın bende yarattığı travmalarımı zihnimin kuytu köşesine saklar bunların bir daha canımı yakmaması için sükûnetin en derinine inerdim. O derinlikte kendimi dinler, kendimle barışır ve gene kendime dönerdim. Tıpkı eski ben oluşum gibi, tıpkı ben yine benmişim gibi..
Duygu ve Düşünce