Bazı kitaplar bittiğinde kapağını usulca kapatır ve tavana saatlerce, bomboş gözlerle bakarsınız. Yutkunamazsınız, çünkü kelimeler göğüs kafesinize oturmuştur. Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’i, işte o tarifsiz boşluğun ve yutkunamayışın ta kendisidir. Yazar bizi koca bir şehrin kalabalığı ortasında, kendi zihninin rutubetli duvarları arasına hapsolmuş, isimsiz bir "hayalperestin" yitik varoluşuna davet ediyor. Burada okuduğumuz şey basit bir kavuşamama hikayesi değil; insanın en çiğ, en savunmasız haliyle yalnızlığı nasıl bir zırh gibi giyindiğinin, kendi yarattığı o ütopik dünyaların nasıl yavaş yavaş bir hapishaneye dönüştüğünün kusursuz bir portresidir.
Karakterleri yargılamak, onların o saf zaaflarına tepeden bakmak haddimize değil. Ne yıllarca beklediği bir aşkın hayaletiyle avunan, o arafta kalmış Nastenka'yı; ne de sadece birkaç gecelik, kısacık bir sevgi kırıntısı için tüm ruhunu, tüm geçmişini ve geleceğini feda eden o yalnız adamı yargılayabiliriz. İkisi de insan doğasının en temel, en acıtan kırılganlıklarının kurbanı. İnsan böyledir; bir avuç şefkat, ufacık bir anlama çabası gördüğünde, tüm benliğini o ihtimalin sunağında kurban etmeye hazırdır. Sayfalar ilerledikçe boğazımızda büyüyen o ağır düğüm, aslında karakterlerin çaresizliğinden ziyade, kendi içimizdeki o karanlık, sessiz ve kimsesiz köşelerin yüzümüze vurulmasından kaynaklanır. Dört gecelik o kısacık, uçarı rüya; uyanışın ardından gelen o amansız içsel çürümeyi ve ruhsal yıkımı ne kadar acımasızca, ne kadar çıplak sergileyebilir?
Tam da umudun alevlendiği o ince çizgide, kalbinize bir bıçak gibi saplanan o cümle belirir:
"Aman Tanrım! Bütün bir ömürde tam bir mutluluk anı! İnsan hayatı için az şey mi bu?"
Bu feryat, bir adamın yenilgisi değil; bütün insanlığın varoluş çırpınışının,