"Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu."
Edebiyat tarihinin en büyük, en zamansız dehalarından birinin o meşhur zirvesine nihayet çıktım. Hamlet, sadece bir intikam ya da saray entrikası hikayesi değil; kelimenin tam anlamıyla insan zihninin, kararsızlığın ve varoluşun o en derin, en "Shakespearevari" aynası.
Danimarka Prensi Hamlet’in, babasının hayaletinden öğrendiği o korkunç cinayetin ardından düştüğü o zihinsel dehlizleri okumak müthiş bir deneyimdi. Adamın o eyleme geçemeyişi, delilikle dahilik arasındaki o ince çizgide yürüyüşü, kendi zihniyle yaptığı o devasa felsefi kavgalar o kadar çiğ ve gerçek ki... Yüzyıllar önce yazılmış o tiratların, bugün bile insanın içindeki o en karanlık şüpheleri bu kadar net yakalayabilmesi gerçekten büyüleyici.
Shakespeare’in o her cümlesi şiir gibi akan, metaforlarla dolu dili insanı hiç boğmuyor; aksine o tekinsiz, melankolik saray atmosferinin içine tamamen hapsediyor. Ophelia’nın hüznü, Claudius’un vicdan azabı, Hamlet’in o her kelimesi zeka fışkıran alaycılığı derken sayfalar su gibi akıp gidiyor.
Klasiklerin o göz korkutan mesafeli havasından çok uzak, insan ruhunun en dürüst ve en çıplak halini izlediğimiz bir başyapıt. Dönüp dönüp tekrar okunacak, her okumada bambaşka bir cümlesiyle sarsacak cinsten.
Puanım: 10 / 10