Nurhan yıldırım 2, The Originals Anlatılmamış Hikaye - Yükseliş'i inceledi.
2 dk. · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

Kidabı okuyorum ve kitabı incelediğime göre bu kitapta vampirlerin hayatını anlatıyor kitabın baş karakterlerinden ikisi olan rebeka ve klaus

Cheyenne, Şehper, Dehlizdeki Kuş'u inceledi.
9 dk. · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Tozlu, terkedilmiş bir konağa giriyorsunuz sanki yavaşça. Daha bahçesinde başlıyorsunuz yaşanmışlıklara dahil olmaya. İlerledikçe ağır ağır her odada farklı, hüzünlü bir öykü. Koridorda dolaşır gibi; bittiğinde bir öykü, diğerinde acaba hangi hayatın resmi var diye biraz heyecanlı, biraz buruk ama gayet lezzetli sürüyor gezinti. Biraz loş, biraz aydınlık. Fonda bir caz şarkısı; bulduğum her öyküde, tozunu üfledikçe gözümü kamaştıran antika bir eser bulmuş gibi etkilendim. Kelimelerin birbirleriyle muhteşem dansına kaptırıp, altlarını çizerken bir baktım ki, rengarenk olmuş, vazgeçtim sonra. Olmazdı bitmemeliydi.
Yeniden okumalı, tadına daha çok varmalıydı, yeri ayrı kitaplara eklenmeliydi...

Melek kapilar, Madam Bovary'ı inceledi.
24 dk. · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · Puan vermedi

Kitabın Son paragrafını okuduktan sonra şöyle dedim ; Derin duygularla donanmış bir kadının,hayâl ettiği yaşamın gölgesinde,kendini avuturken,yitip giden hayatının ve hayatların hikâyeleri...
Roman,romantizm'e tepki olarak yazılmış olma özelliğiyle bir ilk...Kurgusuyla,Doğa betimlemeleriyle,ironik yaklaşımlarıyla ve metaforlarıyla,tüm zamanların en iyi romanları arasında olma ünvanını yeterince hak ediyor bence.

Romanın paragraflarında Flaubert'in koluna girdim.Bir botanik bahçesini gezdirircesine,şairane bir üslupla,renkleri de unutmadan,1951 deki Rostes köyünü,Rounen ve yongville'yi karış karış gezdirdi bana. .

Flaubert geniş zamanın hikâyesiyle,şimdiki zamanın hikâyesni iç içe geçirerek,zamana bir yorum,bir uçuculuk katıyor.
Konusuna değinmek isterim kısaca.
Madam bovary ,Aşk romanlarında okuyup hayran kaldığı bohem hayatı doktor Charles ile yaptığı evlilikte bulamamış hayâlperest,lüks düşkünü,tutkulu bir kadın.Yaşadığı gayrimeşru aşkların çıkmaz sokaklarında kaybolup lüks yaşam için imzaladığı senetleri ödeyemeyince,arsenik içip intihar ediyor.Tutkulu bir Aşk ile Ona bağlı olan kocası da,maddi ve manevi yıkıma dayanamayıp ölüyor ..küçük kızları Berthe yoksul bir yaşam ile kimsesizliği tadıyor...
Trajik bir şekilde bir Ailenin yok oluş hikâyesinde bir kadının ruhsal tasvirini okurken flaubert'e hayranlık duydum.
161 yıl önce, beş yılda tamamlanmış olan Madam bovary,okunmayı hak eden bir başyapıt.
Iyi okumalar.

Hülya Dinçer, Başucumda Müzik'i inceledi.
43 dk. · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitapta yasak aşk yaşayan bir kadının hikayesi anlatılıyor. Böyle söyleyince kulağa çok sıradan gelmiş olabilir. Konu itibari ile sıradan olabilir gerçekten ama asıl ilgi çekici olan kısım yaşanmış bir hikaye olması ve bir kadının duygularının bir erkek yazar tarafından bu kadar etkileyici bir şekilde okuyucuya aktarılması. Kitabı okumaya başlamadan önce bu tip yorumlar okumuştum ama bu kadar etkileyici olacağını tahmin etmemiştim. Bu yüzden kesinlikle tavsiye edebileceğim bir eser.

EfeFurkanCangül, Yürekdede İle Padişah'ı inceledi.
55 dk. · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitap azdı ama olsun yinede güzeldi en güzel kitaplardan birisi herkesin okumasını tavsiye ederim ve kitap çok şey öğretiyor.Ben bu kitabı 1 günde bitirdim dediğim gibi azdı

Kişisel gelişim alanında Mevlana felsefesi bence çok önemli. Çünkü Mevlana kişilik konusunda mükemmel bir düşünür ve Oğuz Saygın da bunun bilicinde olmalı ki onun düşünceleriyle bize nasıl düşünmemiz gerektiği konusunda yardım amacıyla kaleme almış sanırım bu eserini. İlgisi olan olmayan herkesin okuması gereken türde bir kitap.

Evren Erarslan, Doppler'i inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 8/10 puan

İncecik bir kitap olmasına rağmen çok farklı felsefi fikirleri bünyesine toplayabilmiş kitap. Mizahı beğendim, dozajındaydı. Olay kurgusu da ve gelişimi de şaşırtıcıydı. Kısa sürede çok güzel mesajlar verebildi. Ayrıca çeviriye bayıldım. Bence kitabın güzelliği çevirmenin de başarısından dolayı öyle sanıyorum ki. İngilizce kitaplardan çevirilerde bile bu kadar akıcılık yok çoğu zaman, zira bir nebze daha zor olduğunu düşünüyorum Norveç dilinden çevirmenin. Sonuç olarak son yıllardaki farklı kitaplardan biriydi. Ucundan Faruk Duman - Köpekler için Gece Müziği tadı aldım. Çok ucundan ama. Orman atmosferi nedeniyle sanırım.

Gökhan, Leviathan Uyanıyor'u inceledi.
 1 saat önce · Kitabı okudu · 23 günde · Beğendi · 8/10 puan

Leviathan Uyanıyor, Ty Franck ve Daniel Abraham'ın James S.A. Corey adıyla yayınladıkları ve şimdilik dokuz kitap olarak planladıkları Enginlik Serisi'nin ilk kitabı. Bugün itibariyle yurt dışında altı, Türkiye'de ise üç kitap yayınlanmış durumda. Ayrıca seri türü itibariyle oldukça hatırı sayılır bir puana olan (İMDB 8.2) Expanse isimli bir diziye de sahip (http://www.imdb.com/title/tt3230854/).

Bu kısa bilgiden sonra kitaba gelecek olursak bilim kurgunun alt türlerinden biri olan "Uzay Operası"nın çok başarılı bir örneği. Leviathan Uyanıyor, Ay, Mars hatta bazı asteroitlerin kolonileştirildiği bir gelecekte geçiyor. Dünya, Mars ve Asteroit Kuşakları arasındaki rekabet, dünyada canlı yaşamı ortaya çıkmadan yaklaşık iki milyar yıl önce o zamanın uzaylı efendileri tarafından dünya hedef alınarak gönderilen biyolojik bir silahın! keşfiyle savaşa dönüşüyor. Ama zaman ilerledikçe ve bazı soru işaretleri ortadan kalktıkça bu biyolojik silahın insanlığı yok mu edeceği? yoksa insanlığa yıldızların kapısını mı açacağı ikilemi karşımıza çıkıyor. Bunu seriyi okudukça göreceğiz.

Kurgu, karakterler, anlatım oldukça başarılı. Ben çok beğendim. Okuyanların pişman olmayacağı kanaatindeyim.

Aykut, Yalnız Gezenin Düşleri'ni inceledi.
 1 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 9/10 puan

Bir zamanlar insanlar dışarıda yürürken dahi düşünebiliyordu. Rousseau gibi. Düşünmekten kastım derin düşüncelere dalmaktır; kendini ve insanları sorgulamak gibi meşakkatli zihinsel çaba gerektiren düşüncelerden bahsediyorum. Bunu şimdi yaptığınızı düşünsenize, kendinizi sorguladığınız anlardan birinde bir arabanın altında kalmanız hiç de şaşırtıcı bir durum olmazdı. Arabaların ve insanların gürültüsünden düşünebilecek misiniz bakalım bir kere? İncelemeye neden bu konudan başladım bilmiyorum, günümüz dünyasında içinde bulunduğumuz 'imkanlar içindeki imkansızlıkları' bir kez daha dile getirmek istedim belki de. Toplumsal düzende en azından zihinsel manada zinde kalmak için imkanlar mevcut bir bakıma. Ama baktığınız zaman bu imkanlar yalnızca, 'imkanlar' dahilinde kalıyor. Mesela bir çocuğa kitap okuma alışkanlığı kazandırmadığınız sürece kütüphaneler inşa etmenin bir mantığı yoktur, değil mi?

Rousseau'nun diline, üslubuna hayran kaldığım bu eserinde birçok konuya değinilmiş. On adet gezintiden (gezintilerde düşlenen konular) oluşan eserde Rousseau, gerek çocukluğuna gidiyor, gerekse de yaşadığı dönemdeki sözde aydınların hatalarından söz ediyor. Bu eser Rousseau'nun okuduğum ilk eseri olduğundan kafamda oluşan Rousseau profilinin kesinliği yoktur, ben sadece bu kitaptan anladıklarımı aktarmaya çalışıyorum. Rousseau bu eserinde bolca yalnızlık temasını işlemiş. Yalnızca işlemekle kalmamış kendi tecrübelerinden anlatmış bize yalnızlığı. Toplumumuzda bugün dahi insanların sıkıntılarının neredeyse tümü, insanların birbirlerini aşırı bir derecede ciddiye almalarından kaynaklanmakta bana göre. Birinin bizim hakkımızda dediği şeyleri o denli kafamıza takıyoruz ki, bunları mutlak gerçekler olarak kabul eder hale geliyoruz. İşte bunun gereksizliğinden bahsediyor Rousseau.

"Benim için yeryüzündeki her şey bitti." diyor. O dönemlerde Fransa'da tanınmış hale gelen Rousseau hakkında ileri geri konuşan öyle çok insan var ki, Rousseau, onlardan kurtulmanın tek yolunun onları görmemek olduğunu keşfediyor. Umut etmenin gereksiz olduğunu savunuyor Rousseau. Salt bir umuttan bahsetmiyor. Bizim insanlar için girdiğimiz umutlardan söz ediyor. Onların dediklerini ciddiye aldığımızdan dolayı, kendimizi onlara beğendirmeye çalışmamızın dünyanın en gereksiz uğraşı olduğunu belirten Rousseau, çeşitli yöntemlerle onlardan nasıl kurtulduğunu samimi bir dille anlatıyor. Rousseau'nun dilinden söz açılmışken bahsetmek istiyorum: Rousseau'nun öyle bir dili var ki onda okura kendini sunma duygusu, bu duygudan gelen çekince dahi yer etmemiş. Dolayısıyla öylesine bir açık dille size kendinden bahsediyor ki, elinizde olmadan Rousseau'ya güveniyor, onu seviyorsunuz. Rousseau kendi duygularını körleştirerek çevresindeki sorunlardan kurtulduğunu, hatta zaman zaman ormana, dağlara kaçıp kendini dinlediğini anlatıyor.

Bu eser bir 'öz-denemeler' gibidir. Zaten bunu Rousseau kendi de ifade eder: "Monteigne'le aynı işi yapıyor olsam da, amacım onunkinden farklı. Zira o Denemeler'ini salt başkaları için yazmışken, ben Düşlerim'i yalnızca kendim için yazıyorum." İnsanın mutluluğu kendi içinde de araması gerektiğinin, mutlu olmayı bilen birini hiçbir etkenin mutsuz edemeyeceğinin de altını çizen yazar bunları kendisi de deneyimlemiştir. Kişisel bir reform yapmamız gerektiğini söyleyen Rousseau'nun düşlerinden onlarca ders çıkartılabilir bana göre. Kimi bölümlerde felsefi konuları da irdeleyen Rousseau, yalan-doğru ilişkisini inceliyor. Söylenen şeyin yalan olarak değerlendirebilmesi için menfaat uğruna ve zarar vermek için söylenmiş olması gerektiğini savunuyor. Buna göre, menfaat gözetmeksizin ve zarar vermeden yalan söylemek bir tür kurmacadır ona göre; yalan söylemek değildir. Asıl 'doğru' insanın kendi menfaatleri söz konusu olduğunda dahi dürüst olabilen kişidir ona göre.

Bir bakıma Rousseau'nun bu eseri bir uyanışı barındırıyor içinde.. Rousseau'nun insanlar üzerine vardığı yeni kararlar kendi açısından huzur bulmasına yaramakla kalmıyor bizlere de yol gösteriyor. Nefretin insanların gözünü nasıl kör ettiğini çok güzel bir şekilde yansıtmış. Buna göre, insanlar bir kişiden nefret etmek istiyorsa, ona nefret edilmeyi gerektirecek (onlara göre) olguları zaten yüklemiş, onu şekilden şekile sokmuş olurlar. Bu, Rousseau'ya göre bir körlüktür. Ve bana göre şu da vardır ki; kör insanlar en tehlikeli insanlardır. Bu kör insanlar çoğu gören kişiden iyi gördüklerini iddia ederler, bu da en tehlikeli şeydir. Tıpkı bencil bir insanın kendini en bilgili insan olarak görmesi gibi bu kör insanlar da kendilerinin en iyi gözlere sahip olduklarını iddia ederler. Ama o kör insanların 'iyi gören' gözlerinden de kaçabilmiştir Rousseau; "... ama sinirlenmeden onlara tahammül etmeyi öğrendiğimden beri üzerimdeki güçlerini kaybettiler." şeklinde ifade ederek bunu da anlatır.

Rousseau'nun döneminde de belki bu tür insanlar çoktu, bana göre günümüzde daha da çok. 'Gören körler'. Özellikle imkanların çoğaldığı günümüzde, insanlık bunu, yani imkanları elleriyle ittiği, ondan tam zıt yöne gittiği için belki de bu normal bir durum. İmkanlar arttıkça körlük derecesi de artıyor kanımca. Herhangi bir insana çok kolay ulaşabiliyoruz internet sayesinde, fakat bu kolaylık bizi belki de yanıltıyor; körleştiriyor. Kolaylık aldatıyor bizleri; insanları da kolayca kefelere yerleştiriyoruz hemen. Buna devam ettikçe, daha da kör oluyoruz her geçen gün, bir bakış açımız daha kararıyor, halbuki bakış açısı dediğimiz şey en değerli yetilerimizden biri değil midir? Umarım insanlık olarak bu körleşmeye bir son verebiliriz. Rousseau gibi...

Peter Bornemann, Marksizm Ve Şiir'i inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

hem şiirin kökenini ve gelişimini marksist bir anlayışla irdeleyen, hem de yazıldığı dönemde mevcut olan sovyetler birliği özelinde halk şiiri ve folklora verilen önemi ortaya koyan kısa ama çok etkili bir kitap. şiire dair merakları olan herkes okumalı.