Mürşide

Şimdi tıpkı sizin çocuğunuza baktığınız gibi bir zamanlar size baktıkları günleri ve geceleri hatırlamak istiyorsunuz. Belki de size o kadar iyi bakmadılar. Belki sizi parmaklıklı oyun bahçesine tıktılar, bıraktılar ağladınız, ağzınıza biberonu dayadılar. Televizyonu açtılar, bitti. Kendimizi ebeveynimizle kıyaslıyoruz, her ne kadar artık onlar gibi ya da özümüzde onlardan farklı olamayacağımızı bilsek de. Yirmi yaşımızdayken onları öldürmüştük, tekrar öldüremeyiz artık; işte bu nedenle bazen onları dirilttiğimizle kalıyoruz.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Babam yirmi dört yaşında baba olmuş, bense kırk iki yaşımda. Bunu sürekli düşünüyorum. Böyle denk düşmüş. Bir evladınız olunca siz de tekrar evlat oluyorsunuz. Yine de insanın zamanla evcilleşen, idealize etme, uyumsuzluk ya da yoklukla mimlenen veya koşullanan kendi deneyimi kâfi gelmiyor.
Üvey babalar gürültü patırtı içinde geçen meşruiyet savaşını kaybederek işe başlar. Fakat birden biri çıkar ve şöyle der: “Benim üvey babam gerçek babamdı.” Ben bu hikâyeleri dinlemek istiyorum. Belki biz bütün babalar aslında çocuklarımızın üvey babalarıyız. Biyoloji onların hayatında bir yere sahip olmamızı garantilese de bizi baba olarak seçmiş olmalarına ihtiyacımız var. Şu pek nadir rastlanan muhteşem lafı bir söyleseler: Benim babam gerçek babamdı.
Acı ve korku o kadar tarifsizdi ki, her nasılsa ölmemiş herkes kendisiyle ne yapacağını bilemeden, yaşamayan bedenini öylece sürükleyip duruyordu. Eğer uyuyabildiysek, sabah gözümüzü açtığımızda henüz uyanmamış bilincimize rağmen çoktan acı çekmeye başlamış bedenimizle baş başa kalıyor, neden bu kadar mutsuz uyandığımızı anlamaya çalışıyorduk. "Kabustur" diyorduk, "böyle bir şey gerçek olamaz ki." Gerçek o kadar sert, o denli kabul edilemezdi ki onu kaybetmeye başlamıştık. Esasen bu delirmek demekti. Gerçeklik ayağımızın altından çekiliyordu. Bu kadar yakındı işte, aklımızı yitirmiş olabilirdik. Benim için aklın iplerini elinden kaçırmanın en somut tarifi bu; neyin gerçek, neyin gerçekdışı olduğunu karıştırmak, birbirinden ayıramamak
Herhalde insanlığın en konforlu zamanları sayamayacağımız o dönemlerden beri insan soyunun salgınla, sürgünle, savaşla, yangınla, selle, kıtlıkla, yoksullukla karşı karşıya olmadığı tek bir günü yoktur. Topyekun iyi zamanlar diye bir zamansa hiç olmamıştır, bundan böyle de olmayacaktır.