(...) Bir kere şu gerçeği ifade edelim: “Tarih-üstü” demek, tarih-dışı demek değildir; hatta bambaşka bir şeydir. İslâm’ın tarih-üstü oluşu, tarihle bağsız olması değildir. Kur’ân tarih içinde nazil olmuştur; Sünnet tarih içinde yaşanmıştır; Sahabe bu hakikate tarih içinde muhatap olmuştur. Fakat bütün bunlar, İslâm’ın tarihî bir tecrübeye indirgenmesini değil, tarih içinde tecelli eden mutlak ölçü oluşunu gösterir. Tarih-üstülük, Kur’ân ve Sünnet’in belli bir tarih içinde zuhûr etmediği anlamına gelmez; bilakis, zuhûr ettiği anlamına gelir. Bu yüzden tarihselciliğin asıl problemi, Kur’ân’ın tarih içinde nazil olduğunu söylemesi değildir; bu zâten İslâm ilim geleneğinin başından beri bildiği ve esbâb-ı nüzûl, Mekkî-Medenî, nesh, siyak-sibak, örf, maslahat, illet ve hikmet gibi kavramlarla işlediği bir hakikattir.
Tarihselciliğin en temel yanlış varsayımı, bir hükmün belirli bir tarihî vasatta nazil olmuş olmasına bakarak, o hükmün normatif değerinin de o vasatla sınırlı olduğunu iddia etmesidir. Burada tarihselcilik, doğru bir gözlemden yanlış bir netice çıkarır. Doğru gözlem şudur: Kur’ân belli bir dilde, belli bir toplumda, belli olaylar içinde nazil olmuştur.
Yanlış netice ise şudur: O hâlde Kur’ân’daki hükümlerin bağlayıcılığı da bu olaylar, toplum ve şartlarla kayıtlıdır. Oysa nüzûl sebebi, hükmün iniş vesilesidir; hükmün hakikatini ve bağlayıcılığını kendiliğinden sınırlayan bir unsur değildir.
Dolayısıyla “İslâm tarih-üstüdür” hükmü, tarihî bağlamı inkâr eden bir tecrid değil, tarihin kendisini İslâm karşısında tali ve muhatap konuma yerleştiren temel bir dünya görüşü hükmüdür. __Tarihselcilik ise bunun tersini yapar; İslâm’ı tarih karşısında tali konuma yerleştirir. Mustafa Öztürk’ün hatası, tarih içinde gerçekleşmiş olmayı tarih tarafından