Ölümün hiçliği, yaşamın hiçliğinden daha tahammül edilebilir. Ölümün hiçliği anlamlıdır ama yaşamın gerçek hiçliği sadece anlamlı hiçliği deneyimleme arzusuna yöneltir.
Bir şey olmasını bekliyordun, sabahtan akşama kadar bekliyordun ama hiçbir şey olmuyordu. Yine bekliyor, yine bekliyordun. Bir şey olmuyordu. Bekliyordun, bekliyordun, bekliyordun, şakaklarına ağrılar girene kadar düşünüyor, düşünüyor, düşünüyordun. Hiçbir şey olmuyordu. Yine yalnız, yine yalnızdın. Yapayalnız.
Her şeyimi almışlardı elimden, zamanı bilmeyeyim diye saatimi, yazı yazamayayım diye kurşunkalemimi, bileklerimi kesemeyeyim diye çakımı; bir dal sigaranın hafif uyuşturucu etkisinden bile mahrum bırakılmıştım.
İnsan yüzü görmüyor, insan sesi işitmiyordum; gözler, kulaklar, tüm duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir gıdayla beslenmiyor; insan kendisiyle, bedeniyle, masa, yatak, pencere, leğen gibi beş altı nesneyle çaresizce yalnız kalıyor, bu suskunluğun kapkara okyanusunda cam fanusunun altındaki dalgıç gibi, hatta dış dünyaya uzanan halatın koptuğunu, o sessiz derinliklerden bir daha asla çıkarılmayacağını sezen bir dalgıç gibi yaşıyordu.