7/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 72. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 17 Haziran 2026 20:23
Çok yemek, Allah'tan gafil olmanın ve haddi aşmanın kaynağı ve başlangıcıdır. Bu bakımdan nefis, açlıkla uysallaşıp kırıldığı kadar başka hiçbir şeyle uysallaşıp kırılmaz. Aç kalan nefis, sahibine karşı sakinleşir ve ondan korkar. Acizliğini ve zelilliğini anlar. Zira kuvveti zayıflamış, elinden kaçan birkaç lokma yüzünden hileleri oldukça daralmış, içemediği bir yudum sudan dolayı da dünya kendisine zindan kesilmiştir. İnsanoğlu nefsinin zelilliğini ve acizliğini anlamadıkça mevlasının izzet ve kahrını göremez. Asrının müceddidi Hüccetü'l-İslam İmam Gazali bu kitabında "nefs, gurur, kibir, şükür" kelimelerini merkeze alarak, bu kelimelerin mahiyetini özelliğini, kime ve neye nasıl yönlendirilmesi gerektiğini açıklıyor.
Ben Nefsimi Temize Çıkarmamİmam Gazali · Nesil Yayınları · 2024154 okunma
Puan vermedi·200 syf.··
2026 35. kitabı
·
11 saatte okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 17:55
Hepimiz yaralarımız kadar değil miyiz bu dünyada, dışımız gülerken bilemeyiz ki içimizde ne fırtınalar kopar. İnsanoğlu hep buruktur, hep bi yaralı tarafı vardır, istediklerimiz ve elde ettiklerimiz kadarız. Belki de şu koca dünyada çoğu insanın en büyük yarası ailedir. Herkes yapamadığı şeylerin acısını diğerinden çıkarır, acımızın yükünü etrafımızdakine yükleriz hep. Susarız bir ömür, ama hırçınlığımız anlatır sustuklarımızı. Biz yaralarımızı sakladıkça iyi bişey yaptık sanarız ama o yaraları sakladıkça daha çok zarar veriririz birbirimize, tamamlanamayan bir boşluk yaratırız. Bu kitapta tam olarak bunu anlatıyor bize. Bir ailenin olamayış hikayesini okuyoruz. Babanın günahını, çocuklarına ödeten bi anne, birbirinden uzak olan çocuklar, kendi iç dünyasında yaşayan gelinler. Birbirlerine söyleyemedikleri yaraları, biz onların iç sesi olarak okuyoruz. Birbirlerine anlatamadıklarını okuyoruz. Karakterlerin iç çatışmalarını, yaralarını, acılarını, içinde tuttuklarını okuyoruz. Benim için çok güzel bir okuma serüveni oldu çokça merak ettiğim bir kitaptı. Ne yalan söyleyeyim altı harfli bir tatlı kadar beğenmedim ama çok güzeldi yinede. Sonunda bi çiftin de mutlu olmasına çok sevindim belki de mutluluğu en çok hakeden onlardı zaten. Aile olmak demek gerektiğinde yaralarıda beraber sarmak demektir. Yaralayan değilde, yaralarınızı saran bir aileniz olması dileği ile...
Edebiyat
Söyleme BilmesinlerŞermin Yaşar · Doğan Kitap · 202524,3bin okunma
Reklam
Tepsideki Melek / Esra Kahya
10/10
·215 syf.··
2026 33. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 16 Haziran 2026 22:33
​Bazı kitaplar sadece bir hikâye anlatmaz; bizi kendi çocukluğumuzun tozlu odalarına, o odalardaki nesnelerin gizli diline götürür. Esra Kahya’nın Tepsideki Melek romanı, tam da böyle bir yüzleşme ve hatırlama metni. Yazar, bizi melekli tepsilerin, Süreyya siluetli çay tabaklarının, marley döşemelerin ve içlerinde adeta sır gibi saklanan porselen süslerin olduğu o koca vitrinlerin dönemine, yani kolektif hafızamızın tam kalbine yolculuğa çıkarıyor. ​O dönemlerde çocuk olan hangimiz eşyalarla konuşmadı, hangimiz kapı çizgilerindeki budaklardan canavarlar türetmedi ki? İşte bu yüzden, romandaki Güliş yabancı bir karakter değil; hepimizin çocukluğunun birer parçası. Güliş biziz. Kimimizde vitrini canavar gören o hayalperest çocuk, kimimizde babasını kaybettiği için acısını helvaları balkondan dökerek sessizce haykıran o sızı, bir diğerimizde ise merdivenden komşu terliklerini fırlatan o hırçın ama aslında sadece "görülmek" isteyen ruh... Esra Kahya, hepimizin içindeki o yaralı çocuğu Güliş’in şahsında ete kemiğe büründürüyor. ​ ​Güliş: Romanın sadece başkahramanı değil; adeta çocukluk yaralarımızın kolektif bir simgesi. Esra Kahya, Güliş figürü üzerinden okura şu evrensel gerçeği fısıldıyor: Kırılmış bir çocukluk, yetişkinliğin en ağır yüküdür. "Annem bazı zamanlar çok güzel severdi.Ona sarıldığım an,ait olduğum yeri bilirdim.Ona sarıldığım an,annemin tenini hissettiği an durulur,dinilerdi.Böyle zamanlarda sarılmak sonsuz olsun isterdim."Oysa Güliş annesine nasıl da aç ,onun sevgisine nasıl da muhtaç. ​Aydın: Bir adamın, bir kadını ve hayatı nasıl naif, nasıl "güzel" sevebileceğinin ete kemiğe bürünmüş hali olarak çıkıyor karşımıza. Sevginin gürültülü değil, şifalı ve onarıcı bir eylem olduğunu Güliş’e ve okura gösteriyor. ​Nevra: Nazenin bir çiçekken hayatın
Alıntı
Tepsideki MelekEsra Kahya · İletişim Yayınları · 2025199 okunma
7/10
·248 syf.··
Beğendi
·
2026 31. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 16 Haziran 2026 23:01
​ Meliha Çiftçi - Ve İnsan Kaybedince Anladı ​ "İnsanoğlu 'Bittim!' dediği an, Rabbi 'Yettim kulum!' diyordu."           ​Ve İnsan Kaybedince Anladı. Ne kadar doğru değil mi? Hiçbir şeyin kıymetini kaybetmeden anlamıyoruz. Hırpalıyoruz, kırıyoruz, döküyoruz; ancak bu kadar hoyrat davrandıklarımız elimizden gidince farkına varabiliyoruz. Peki, son pişmanlık fayda eder mi?       ​Yazarın Seven Sevdiğini Söylesin kitabında kısa da olsa karşımıza çıkan Zehra'nın hayatına bu kez yakından şahitlik ediyoruz.      ​Kızını trafik kazasında kaybeden, gözlerini ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde açan, vicdanının sesinden kurtulmaya çalışan ve eşinin bu süreçte onu yalnız bırakmasıyla acısına acı eklenen Zehra...      ​İnsan görmediği, bilmediği, öğrenemediği sevgiyi bir başkasına nasıl gösterir? Zehra da gösteremiyor; ne kızına ne eşine. Ama an geliyor, yaşadıkları ve yaptıkları yüreğine büyük bir taş gibi oturuyor. Okurken Zehra'nın acısını adeta yüreğimde taşıdım. İlk kitaptan tanıdığım Elif ve Ömer'e yeniden denk gelmek ise beni ayrıca mutlu etti.      ​Seven, sevdiğini kaybetmeden, iş işten geçmeden söylesin. Hatta kendimize bir iyilik yapalım; bu satırları okuyan kıymetli insanlar, yarın geç olmadan şimdiden sarılsın sevdiklerine.      ​Sevmek şifa, tebessüm sadaka, sarılmak ise en büyük ilaçtır... Eee, ne duruyorsunuz? Haydi, şifalanalım!     ​Kitapla ve sevgiyle kalın...
Ve İnsan Kaybedince AnladıMeliha Çiftçi Alver · Mavi Kuş Medya Yayınları · 20252 okunma
Puan vermedi·510 syf.··
2026 36. kitabı
·
24 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 01:17
Allah’a hamdolsun bu dini bize nimet olarak bahşetti, dini nasıl yaşanacağını açıklayan Kur’an’ı bize gönderdi, bu ilahi vahyi bize tebliğ eden, âlemlere rahmet Efendimiz’i bize gönderdi. Allah’a hamdolsun en güzel örneğin mübarek ellerinde yetişen ve her biri hayatın farklı bir alanında örnek olan sahabe efendilerimize karanlık dünyamızı aydınlatmaları için yıldızlar, yol göstermeleri için nehirler, sarsıntılarımızı önlemek için dağlar olarak bize gönderdi. Bakın o kutlu mesaj nasıl geldi ve bunu ilk duyan ne dedi… Yıl miladi 610’du. Aylardan Ramazan, gecelerden Kadir gecesiydi. Alemler nefesini tutmuş yıllardır hasretlerini çektikleri buluşmayı bekliyordu. Cibril, arzın ve arşın emini olan Efendimizle buluşmaya geliyordu. Beklenen an gelmiş, Allah insanoğlu ile vahiy aracılığıyla konuşmaya başlamıştı. ‘Yaratan Rabbinin Adıyla Oku!’ Efendimiz vahyin bu ilk sözleriyle ter içinde kalmıştı. Kendini mağaranı dışına atmış, zorlukla Hira’dan aşağı inmişti. Bu ruh hali ile nereye gitmeliydi? Onu bu haliyle kim teskin edebilecekti? Elbette yoldaşı ve sırdaşı Hatice’sine gidebilirdi. Neden mi? Çünkü Hatice bir eş olarak Efendisine güven vermişti. Derken Efendimiz başından geçenleri Hatice’sine bir bir anlatmıştı. Hz. Hatice; ‘Asla endişelenme Ey Efendim! Allah Seni kesinlikle zayi etmeyecektir,’ demişti… Başımıza zor bir durum gelse, bizler bu zorluğu ilk olarak eşlerimizle mi paylaşırız yoksa en son mu onu haberdar ederiz? Ya da bir sorunlarımızı eşlerimizle paylaştığımızda haticevari bir metanet ile mi karşılaşırız yoksa söylediğimize pişman mı oluruz? Unutulmamalıdır ki tüm Müslümanlar tebliğ göreviyle mükelleftirler. Ancak tebliğ, hakkıyla temsil etmekle gerçekleşir. Rabbim hepimize bu aziz dini önce temsil edebilmeyi, sonra hakkıyla tebliğ edebilmeyi nasip eylesin.
Din
Sahabe İklimi - 2Muhammed Emin Yıldırım · Siyer Yayınları · 20181,397 okunma
8/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2026 40. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 16 Haziran 2026 01:55
Bahçıvan ve Ölüm’ün sayfalarını ilk araladığımda, bir başkasının hikayesini değil, kendi hayatımın en kuytu odalarını okuyor gibi hissettim. Babalarımız... Sırtımızı yasladığımız, gölgesinde soluklandığımız o ulu dağlar. Çocukluk aklıyla onları ölümsüz sanırız. Oysa zaman ilerledikçe, o dağların da bir gün dumanlanıp gözden kaybolacağını fısıldar hayat kulaklarımıza. Kimi babalar bir fırtınayla, ansızın göçer bu dünyadan; kimileri ise yapraklarını yavaş yavaş döker. İnsan, bir hastane odasının o soğuk beyazlığında yüzleşir en büyük korkusuyla ve zihninde o amansız sorular filizlenir: Onsuz ne yaparım? Bu boşluğu nasıl göğüslerim? Yokluğun o sağır edici sessizliğine nasıl alışırım? Oysa dünya kuruldu kurulalı, zamanın tekerrürden ibaret o kadim döngüsü hiç değişmedi: Doğarız, büyürüz ve nihayetinde aslımıza döneriz. İnsanoğlu, yolun sonundaki o mutlak karanlığı, öleceğini bile bile hayata sarılan, her şafağa yeniden umut eken yegâne varlıktır. Şükür ki babam henüz hayatta ve yanımda. İleride heybemde "keşke"ler taşımamak için, şimdiden her anın sarrafı olmaya çalışıyorum. Yazarın o incelikli anlatımında bulduğum gibi; her yeni hastalıkla ölümün gölgesi biraz daha yaklaşıyor belki de üzerimize. Ve biz, her başarılı tedavinin ardından koparılan küçük bir zaman dilimiyle, ölümü biraz daha ertelemiş olmanın o buruk, o kırılgan mutluluğuyla avunuyoruz. Bu kitap, hayatın bu durağına henüz uğramamış olanlar için sıradan bir metin gibi görünebilir. Fakat o koridordan geçenler için sessiz bir çığlık, tanıdık bir ağıttır. Sayfalardaki o hastalık süreçlerini okurken, kendi saklı aynamla karşılaştım. Peki ya sonrası? Sonrasını düşünmek, kalbime dar gelen bir hırkayı giymek gibi... Onu düşünmeyi, şimdilik sadece ertelemeyi seçiyorum.
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,4bin okunma
Reklam
Reklam