• 272 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    David Eagleman Stanford Üniversitesinde Yardımcı Profesör olarak görev yapmaktadır. Beyin, zaman algısı gibi konular üzerine yaptığı araştırmalar ile ünlüdür.
    Beyin jöle kıvamında, aynı harita gibi birçok girinti ve çıkıntılı yapısı olan yaklaşık 1,5 kilogram ağırlığında yaklaşık %60ı yağdan oluşan bir organ.
    Vücudumuzun en şişman ve yağlı organı.
    Kitap adındanda anlaşılacağı gibi beyin üzerine yazılmış içerisinde bol bol günümüze kadar beyinin gizemini çözmek için yapılan deneylerle doludur.
    Yazarın dilinin sade oluşu, içerisinde bilimsel terimlerin çok geçmemesi ile her kesimin okuyabileği bir kitaptır.
    Kitapta ele alınan bazı konularda yazarın kitabı tarafsız bir şekilde ele almaması biraz olumsuz etkiledi beni belkide benimde bulunan duruma tarafsız bakmamamdan kaynaklanıyordur:))
    Peki vücudumuzu kontrol eden ve duygularımızı oluşturan bir organ nasıl olurda kendi acısını dahi algılamaz... Büyüleyici.

    Ben yazarın ilk defa bir kitabını okudum.
    Kitabın amacı;kim olduğumuzu, yaşantılarımızı nasıl yönlendirdiğimizi,gerçek dediğimiz kavramın kime veya neye göre gerçek olduğunu, yaşamımızı nasıl yönlendirdiğimizi ve ben sadece her seye yeterim demememizi, hayatta başka insanlara neden ihtiyaç duyduğumuzu anlatan bir kitaptır.

    Bütün var olan veya var olduklarını düşündüğümüz her sey sadece beynimizin bize sunduğu oyunlarsa. Elma dediğim cisim, dünyada beynimde oluşan şemada değilse ? Ya peki rengi gördüğüm renk değilse, ya da herkes nasıl oluyorda bu kadar karmaşık bir ağ sisteminde o cismi görünce elma diyor ya da renk konusunda aynı rengi söylüyor.... :)

    Allâh Âdem’e bütün isimleri öğretti. Ayetinde ki gibi insanoğlu tamamlanmamış bir beyinle dünyaya gelip burada öğrenmesine devam etmektedir...
    Aldığım en önemli mesaj bana göre beynin ne kadar gizemi çözülmeye çalışılsada hala gizemli bşr derya denizdir. Bu beynimizin kaçta kaçını kullandığımızla da ortadadır.
    Ve insanın yaşadıkları olaylar veya rahatsızlıkları kişinin her türlü karar ve tepkilerinde farketmesede değişiklikler sunabilir. Kişiliğimiz bir anda da değişebilir.
    İnsanı, insan olduğu için koşulsuz sevmek gerek...
  • 344 syf.
    Uzun ve detaylı incelemeye başlamadan önce doğru bilinen yanlışları sıralamam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yanlış okumalar ve anlamlandırmalar Nietzsche'yi bambaşka, hiç alakası olmadığı bir yere taşıyor ve her yeni okuyan bir kere daha yanlış anlıyor yanlış anlatan tarafından...

    Öncelikle Nietzsche'nin hiççi/nihilist olmadığı, faşizmle herhangi bir ilişkisi olmadığı, güç istenci teorisinin ırkçı bir
    tutumu ele almadığı, beng-i dönüş teorisinin sürekli ve sürekli hayata gelmek olmadığı, übermensch/üst insan teorisinin fizyolojik, biyolojik veya ideolojik bir gelişmişliği anlatmadığını ifade ederek başlamak istiyorum.

    Bu eser, Nietzsche'nin diğer eselerinin bir karması, üstü, son basamağı niteliği taşımaktadır. ve insanlar genelde bu eserle Nietzsche'yi okumaya başlar ve hiçbir şeyi anlamlandıramadan kenara bırakır. ya da yanlış anlar.

    Nietzsche'yi üç ana dönemde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. ilki Schopenhauer ve Wagner etkisinin hüküm sürdüğü dönemdir. Bu dönemde Nietzsche, istenç güdüsü üzerinden sanat eseri ortaya çıkarma, acı ve karamsarlıktan bu metafiziksel istenç ile yeni sanat yapıtları ortaya çıkararak kurtulabileceğini düşünür insanın. İkinci dönemini ise pozitivist bir tutum görürüz Nietzsche'de. bilimin tarihsel gelişimini ele alır, ahlakın oluşumu ve toplumsal gelişimini ele alır ve her dönemde kitapları da bu kanaldan yazmaya başlamıştır. ilk dönemde;
    - Eğitimci Olarak Schopenhaur
    - Müziğin Ruhunda Tragedya'nın Doğuşu
    yazan Nietzsche ikinci döneminde;
    - İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabını yazar ve tarihe, ahlaka özünde darwinist bir duruşla yaklaşır.
    Tabi bu süreçlerin tamamında (-ki bu eserin de özünde olan şey) şiirsel, tutkusal ve sevgiyi baz alan bilgece tespitlerin ışığı altında bunu gerçekleştirir.

    Üçüncü dönemi ise Zerdüşt karakterinin ortaya çıktığı dönemidir. Bu sayede kendisine has duruşunu ortaya çıkarmıştır Nietzsche.

    Peki neden Zerdüşt?
    Bu noktada her şeyi olduğu gibi söyleyen bir karakter olan Nietzsche'nin Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan Zend Avesta'da şu bölümü ''uygulanabilirliği zorunlu olduğu için önemser: İyi düşünce, iyi söz, iyi davranış.
    Bu yüzden karakterinin adını Zerdüşt olarak belirlemiştir.

    Bunu belirlemesinin çok özel bir amacı vardır. Çünkü Nietzsche fikirleri değil, fikirlerdeki içgüdüleri araştırır. iyi nedir? kötü nedir? diye sormak yerine iyinin ve kötünün soy kütüğü nedir? diye sorar. nasıl oluştular? kısıtlar mı özgürleştirir mi? hangi şartlar altında insan böyle bir tutum geliştirdi? gibi iyi ve kötü diye adlandırılan şeylerin özüne inmeye gayret etmiştir Nietzsche.



    Nietzsche, batı metafiziğini, özelde hristiyanlığı yanılgılar bütünü olarak değerlendirir. Asırlar boyunca batı mistisizmi, Sokrates ve Platon’dan hareketle hakikat ve varlık olguları çizgisinde kendisine bir sevgi anlayışı geliştirmiş ve bu anlayışın nefret etmeden var olmadığını, var olamadığını ortaya çıkarmıştır. Bu durum, Platon’da “idea” iken, Ortaçağ’da adı “Tanrı” olmuş, Descartes’da “Cogito” olan aynı şey, Kant’da “Numen” olarak ortaya çıkmış, Schopenhaure’un “İrade” olarak adlandırdığı, Hegel’de “Geist” olarak şekillenmiştir. Nietzsche, ''Tanrı öldü.'' diyerek işte bu bahsetmiş olduğum batı metafiziğinin yaratmış olduğu tanrı ve ahlak örgüsünün öldüğünü tespit etmiştir. Asıl tespiti bu değil elbet. Bu noktadan konuyu şuraya getirmektedir Nietzsche, batı metafiziğinin yaratmış olduğu anlamlar zemininde yükseltilen tanrının ölümü, değerlerin anlamsızlığını, yani yıkıcı nihilizmin insanlığı kuşatacağını vurgulamaktaydı. Bu yüzden yeni bir değerlendirmenin kaçınılmaz olduğunu ortaya koymuştur. Asıl tespiti budur. Yani sözün özü, değerlerin yeniden değerlendiği mistik olmayan yeni bir din, yeni bir anlamlar bütününün zorunluluğunu anlatmaktadır. İnsanoğlu bunu tarihsel süreç içerisinde yaşayacağı için edinilen tecrübe ile yeni bir değerler düzenini kuracak olan üstinsan ortaya çıkacaktır bu yıkımdan der. Bu noktada yıkıcı bir nihilizmi yaşamak bizim zorunluluğumuz mu diye kendime sormadan edemiyorum.

    Nietzsche'nin batı metafiziğine ve Heidegger'in analiziyle tüm mistik felsefelere ve dinlere karşı temelde getirmiş olduğu eleştiriler:
    - Bedeni aşağılayarak yaşamı ve bu dünyayı yok saymak.
    - Acımayı kutsallaştırarak yaşamı alçaltmak
    - Yaşamın anlamını hiçe sayarak nihilizmi örgütlemek
    - Acı duyumsamayı bu dünyada olmanın bir bedeliymiş gibi sunması.

    Güç istenci konusunda ise insanların farklı farklı bir çok şey söylemesi anlaşılabilir. Çünkü düşünürler bile Nietzsche'nin bu teorisi üzerine farklı bir çok yorum getirmişlerdir. Kimi için metafiziksel bir anlam içeriyorken kimi bunun psikolojik bir içeriği olduğunu öne sürmüştür, kimi için ise hayatta kalmayı sağlayan yabancılaştırıcı bir tavır. Bu konuyu netliğe kavuşturmanın tek yolu aslında Nietzsche'nin genel tutumlarını değerlendirerek olabilir . Çünkü Nietzsche'nin teorileri ideolojik bir teori bütünü gibi ilerlemiş olmasa da özünde birbirine sıkı sıkıya bağlı bir düşünce yapısıdır. Bu yüzden güç istenci, kendini aşmış, sürekli gelişmekte olan insanın var olma isteği diye niteleyebiliriz.

    Beng-i dönüş teorisi ise zaman evreleri içerisinde sıfırlanmış bir insan olarak yeniden dünyaya geliş anlamı taşımamaktadır. Nietzsche'nin bu teorisi tamamen geçmiş-şimdi-gelecek olarak sınırları çizilen zaman algısına karşı çıkıştır. Bu düz zaman çizelgesi yine batı metafiziğinin, zaman algısını unutturma, geçmiş kavramı ile hristiyan ahlakının geçmişi olarak oluşturulmakta ve yüceltilmesinin özünde bu tutum yatmakta. Oluşturulan her yeni geçmiş kavramı ''şimdinin'' hristiyan iktidarlığını güvence altına almaktaydı. Gelecek olarak sunulan ise öteki dünya olarak karşımıza çıkmakta. Bengi Dönüş’ün döngüsel zaman anlayışının sadece felsefi bir boyutunun olmadığını hristiyan ahlakının ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen Nietzsche'nin ona bir saldırı şekli olarak da düşünmek gerekir. Çünkü çizgisel değil de döngüsel bir zaman algısı geleceği şimdiye bağlar. Artık metafiziğin söylediği gibi gidilecek bir öteki taraf yoktur. Şu andasındır ve tek gerçek budur. Bu durum hristiyanlığın iktidarlık sürecini de ahlaksal normalarını da yerle bir etmektedir. Tabi bu teorinin de açmazı var. O da Nietzsche'nin sonsuzluk düşüncesini bu dünyada kurmuş olması. Ancak bu durumu yaşama değer katarak, kendimizi aşarak ölümsüz olabileceğimiz şeklinde yine kendi öz fikrinden kopmadan trajediye bağlı bir şekilde ifade eder.

    Kitap Nietzsche'nin en son okunması gereken kitaptır. Tüm fikirleri detaylı ve net bir şekilde anlaşıldıktan sonra bu kitap sizin için bir altın vuruş özelliği taşıyacaktır.
  • 382 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Nazan Bekiroğlu en sevdiğim yazar ve hiç bir eserinde beni hayal kırıklığına uğratmıyor. Adeta yaşıyorum kelimelerini.. Hissediyorum ve çok içselleştiriyorum..
    Âdem ile Havva'nın kıssası öyle güzel bir şekilde anlatılmış ki..
    Cennet hayatları Allahu alem Allah bilir fakat okuduklarım öyle olası öyle görmüş gibi yazılmıştı ki... Şaştım kaldım. İnanmak istedim. Tam olarak yazıldığı gibi ayrıntılarına inanmak istedim.
    Ayrıntılı bir hakeyede pek çok bilinmezlikmde varken aklıma yatmayan hiç bir betimlemesi olmadı.
    Çok ama çok güzeldi.
    Nar Ağacı zaten en sevdiğim romandır. Bu da denk oldu.
    Lâ deyip de illallah dimiyenlerin hikayesi de çok ders alınasıydı.
    Dünya'nın ilklerini yaşamak..
    Bu hikayeye Atın girmesi..
    Âdemin ilk defa atı görmesi...
    İlk Ekmek...
    İlk kan..
    Hz.Âdem öyle büyük bir şey kaybetmişti ki bir daha hiçbir insanoğlu bu denli büyük bir şeyi kaybedemezdi.. Cenneti..


    Yurdumuza dönmeye Dünya yolundan küçük bir soluk almakla yolculuğunuz var.
    Toprağa kök salma, benim diyip de kibre dalma.
    Aldatıcıya kanma.
  • 238 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    descartes' in (bkz: düşünüyorum o halde varım ) sözünün ana teması olduğu yani düşündüğümüz kadar , bildiğimiz kadar var olduğumuzu bize aktarmayı gayet güzel yolculuklarla anlatmış harika bir yapıt. kitap bittiğinde şöyle bir düşündüğümde bir çok bakış açısı kazandırmış ve insanın kendisine
    " ben var mıyım ? bir düş müyüm ? kim benim düşüm ? ben kimin düşüyüm ? sorularını ister istemez yönelten bir simülasyondan uyanmış bir nevi uyanışa sebebiyet veren felsefik tarihi çok kaliteli bir eser .


    --- `spoiler` ---

    ”düşündüğüm için ben var değilim, sizler varsınız. sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz...


    belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu...


    --- `spoiler` ---




    --- `spoiler` ---

    bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere , daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardi. dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem kurup keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. oysa uzun ıhsan efendi, dünya' nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. kuran'ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. yaşanılanlar görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun macera insanoğlu için büyük bir nimetti. çünkü dünyadaki en büyük mutluluk bu dünya'nın şahidi olmaktı
    --- `spoiler`
  • 320 syf.
    ·2/10
    Tarih tekerrürden ibaret, bunu nasıl da yüzüme vurdu kitap tekrardan peki gerçekten öyle mi? İnsanoğlu hiç mi akıllanmaz. Her dönem karunlar her dönem anarşistler vardı evet ama onların varlığı iyi insanların varlığını sorgulatmamalı.
  • 360 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Okudum değil çalıştım adeta..... Bu tefsir ler sayəsində insanın kıldığı namazları değerleniyor. İnsanın okuduğu duaların anlamlarını idrak ederek Allah a ibadet etmesinin verdiği lezzet verdiği his anlatılmaz. İnşallah aylık üstünden geçeceğim bir başyapıt olacaktır. Herkese tavsiye ederim. Özelliklede namazını ben gibi kılmayanlara kılmak isteyipde şeytana uyanlar a tavsiye ederim...
  • 224 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Endülüs nedir, Endelüs’ün galatı olmaktan başka?

    Hatırlayamadığımız, anlatamadığımız bir rüya mı, yoksa acı bir gerçek mi?
    Endülüs tasavvuruna sahip olmayışımızdan kaynaklanan bir uzak diyar! Dost gibi görünenlerin aslında fırsatını bulduklarında, hoşgörümüzü nasıl istismar edeceklerinin de yaşandığı bugünkü Türkiye gerçeğini anlamamıza yardımcı olabilecek tarihsel bir süreç.

    Endülüs aşk demek, Endülüs medeniyet. Kaynağını, gücünü aşktan alan, insanlığın ulaştığı müstesna bir medeniyetin zirvesi. İber yarımadasında, bugünkü İspanya ve Portekiz’i içine alan bölge’de Müslümanların kurduğu yüksek bir medeniyetin adı. Endülüs gerçek bir zirve...

    İfratla tefrit arasındaki insanoğlu İslâm’la müşerref olduktan sonra aydınlandı. Bu aydınlık, dalga dalga dünyaya yayıldı. Endülüs, ilimde, sanatta, edebiyatta, felsefede olağan üstü bir yerde. Bugün bile ışığını görebilecek, seviyesini anlayabilecek durumda değiliz. Her ırk, dil, din ve cinsteki insanın ulaştığı sınırsız hürriyetin beşiği. Herkes birbirine saygılı; tabir caizse kurtla kuzu yan yana. Konuşuyor, tartışıyor, üretiyor, yazıyor, çiziyor; eser meydana getiriyor. Hoşgörünün ve daha birçok şeyin zirvesi...

    O zirve bize neden uzak? Neyi unuttuk, yahut hatırlamak istemiyoruz? Gemileri yaktıran o müthiş kumandanı, Tarık Bin Ziyad’ın hatırası hâlâ hafızalarımızda tazeliğini korurken? Nedendir Endülüs’ün ülkemizde pek bilinmemesi? Önümüze çekilen perdeler mi, yoksa hatırlamak istemediğimiz faciaları unutmak için biz mi sırtımızı döndük ona? Hâlbuki yönümüz hep batıya idi...

    Endülüs sayesinde ilim, sanat, felsefe ve sanatla tanışmıştı Avrupa...

    Ama her şeyin bir zevali ve sınırı var. Hoşgörünün de. Güçlü iken takip etmeniz gereken siyaset hoşgörü değil! Ancak zayıflar hoşgörüden istifade eder. Endülüs, gücünün zirvesinde ve bunları aklına bile getirmiyor. Gün gelip devran dönünce bu hoşgörünün cezasını çekecek. Tıpkı Bosna gibi. Milyonlarca Müslüman öldürülecek, yok edilecek, binlercesinin ırzına geçilecek, milyonlarcası zorla Hıristiyan yapılacak. Binlerce Müslüman ve Yahudi Büyük Osmanlı’ya sığınarak canını kurtarabilecek.

    Endülüs zulmün son kertesi. Endülüs kıpkızıl bir kan deryası. Endülüs Engizisyon. Endülüs vahşet. Endülüs, hani şu sakız gibi çiğnenen o kelimenin, soykırımın daniskası. Dünya dünya olalı böyle bir vahşet yaşamadı. İnşallah yaşamayacak da...

    Endülüs’te İslâm var. Endülüsler, Osmanlı; Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler var.

    Endülüs’te aşk var.
    Endülüs estetik...
    Endülüs felsefe...
    Endülüs tasavvuf...
    Endülüs, sanat, edebiyat, şiir demek... Ve özellikle mimari; şehirler, saraylar, bahçeler, camiler demek. O bahçeler ki on asır öncesinde, daha elektrik icat edilmemişken gündüz gibi aydınlatılmıştı...

    Endülüs, yüksek bir medeniyete hasretin adı.
    Endülüs hazin bir hikâye. Acı hatıralarından dolayı unutmak istediğimiz bir roman külliyatı...
    Endülüs, Müslümanların kendisine yapılanları unutma saflığının en açık belgesi.

    Endülüs’te hazin hikâyeler var. Yazılmamış destanlar var.

    Endülüs, Üzülme! Dünya Durdukça Hatırlanacaksın!

    İşte yüzyıllardır ihmal edilmiş, usta kalemlerce yazılmayı bekleyen Endülüs’ün yazılmamış destanlarından biri yazıldı. Mine Sultan Ünver[1], “Hilalin İki Ucu/Osmanlı Endülüs’te” adlı romanını yazdı.[2] Artık Endülüs bize o kadar da uzak değil. Hilal’in İki İcu’nda her yönüyle Endülüs var. Mine Sultan Ünver, son romanında, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Endülüs Müslümanlarıyla temasa geçerek Hilal’in iki ucunu, Müslümanları birleştirme amacıyla İber yarımadasına, İspanya’ya gönderdiği kahramanların çarpıcı hikâyesini anlatıyor. Hem de muhteşem bir üslupla. Ciddi bir araştırma sonunda müthiş bir duygu seli ile yazılmış bu roman.

    Üzerinde durulması gereken önemli bir husus var, o da şudur: Tarihin zaferlerle dolu şanlı sayfaları yazmak kolaydır. Zor olan, mağlubiyetlerin, büyük acıların, göçlerin yaşandığı dönemleri yazmaktır. Endülüs tarihte böyle bir karanlık sayfadır. Balkan Savaşları ve Felaketi böyledir. Karanlık bir dönem, kırmadan, dökmeden; ümitsizlik vermeden ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Mine hanım bunu başarmıştır.

    Endülüs, bütün ihtişamı ve estetiği ile romanda karşımıza çıkıyor; Deliormanlı Poyraz, Endülüslü Ali Asar, İmam Nasr Fakih, Arslan Bey, Reisü’l-Küttüp Eyüp Efendi, Fatih Sultan Mehmet, Amber, Gerenimo, Pinhan, Serdar Han gibi roman kahramanlarının üzerinden gözümüzde canlandırılıyor. Kitap çok sade ve güzel bir Türkçe ile yazılmış. Her satırında Endülüs’ü yaşıyor insan. Endülüs’ün yıkılışını özetleyen şu ibret dolu satırlar da romandan:

    “Abdullah Es-Sağir, Gırnata’nın anahtarını Ferdinand ile İzabel’e teslim edip Fas’a doğru yola çıkarken, İspanyolların ‘Arabın son nefesini verdiği yer’ ya da ‘Gözyaşı Tepesi” dedikleri tepeden son bir kez Gırnata’ya bakıp ağladı. Validesi Aişe o vakit oğluna, ‘Ağla! Ağla! Eğer erkekler gibi mertçe savaşsaydın, şimdi kadınlar gibi ağlamazdın...’ deyince son melik, annesine şöyle karşılık verdi, ‘Ey validem! Bu felaketlerin benim ve halkımın başına gelmesine birinci sebep sen iken şimdi beni ayıplıyorsun. Vallahi evvelce senin böyle söyleyeceğini bilseydim, cesedimi Gırnata toprağında bırakıncaya kadar savaşırdım...’ ”

    Osmanlı gibi İslâm medeniyetinin zirvelerinden biri olan Endülüs’ü, Türk İslâm medeniyetini bir daha yıkılmayacak şekilde inşa etmek ve gelecek nesillere bırakmak için yakından tanımamız, düşünmemiz, hayal etmemiz lazım. Hilalin İki Ucu, Endülüs’ün, Güney Türkistan’ın (Afganistan), Arabistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin akıbetine uğramamak için ibret dolu sayfalar sunuyor bize.

    17 Ocak 2013

    [1] Nar-ı Aşk, Sultan’ın Rüyası romanlarının ve Aşk-ı Muhammed (Ekrem Altıntepe ile birlikte) kitabının aynı zamanda minyatür sanatçısı yazarı.
    [2] Mine Sultan Ünver, Hilalin İki Ucu, İstanbul, Timaş Yayınevi, 2012, 224 sf.