Nakledildiğine göre, dönemin bir nevi istihbarat şefi olan Dâvûd Bin Bestâm, Ahmet bin Hanbel'in amcasına bir gün o günkü haberlerin kendisine ulaşmadığından yakınmış, amcası ise haberleri kendisine ulaştırması için o zamanlar henüz çocuk olan yeğeni Ahmed'e (yazılı olarak) verdiğini söylemiş, sonra ona verdiği haberlerin neden yeni ulaşmadığını sorunca Ahmed (rahimehullah):
"Ben o haberlere ulaştırır mıyım hiç, onları suya attım!" demiştir.
Bunun üzerine İbnü Bestâm " Bu çocuk bundan sakınırken, bizim halimiz nice olur" demiştir.
Bazen hasta vefat eder ama benim hastam değil; hademeler onu soyup aşağıya indirecekler hemen gider "Yavaş olacaksınız, cenazeyi sarsmadan, incitmeden, hırpalamadan, yavaş yavaş yapın, yarın biz de bu yatağa yatacağız" derdim. Tabii hastalar bunları duyar nöbetimde vefat etmek isterlerdi.
Dinin ne olduğunu deşifre ettikten sonra okuldaki hocaların ve öğrencilerin sığlığı, seviyesizliği, taassup ve bağnazlığı gözüme daha çok batmaya başlamış ve bir süre sonra mevcut atmosfer benim için dayanılmaz hale gelmişti. Özellikle akademisyenlerin durumu acınacak hâldeydi. Bunların arasında öyle hocalar vardı ki ilkokulu, ortaokulu, liseyi dışardan bitirmiş, İlitam adlı açıktan bir programla İlahiyat diplomasını dışardan almış ve üniversiteye okutman, öğretim görevlisi olarak atanmıştı. Normalde bunların İlahiyat gibi niteliksiz bir okula bile ancak çaycı olarak istihdam olunmaları gerekirken hoca olarak atanmaları, Türkiye'deki İlahiyat fakültelerinin ne seviyede oldukları hakkında sizlere sanırım bir fikir verir. Eğitim bilimlerinden, pedagojik formasyondan haberi bile olmayan bu mollaların eline teslim edilen bir öğrencinin kasaba teslim edilmesinden farkı yoktur. Kasap en azından keskin bıçağıyla hayvanı incitmeden, etini murdar etmeden nasıl kesmek gerektiğini bilir. Bu mollalar ise tavır davranışlarıyla öğrencinin ruhunu yaralar, sakatlar da ne yaptığından haberi bile olmaz.