Her insan ne büyük, ne meçhul ve ne karanlık bir orman! Hiç görülmemiş korkunç bir orman ki, türlü tehlikeler, türlü tuzaklarla dolu. İçine girince, ihtimal baştanbaşa güzel manzaralar, hoş gölgeler, nefis kokularla mutlu olacağız; ama daha büyük ihtimal ki, ayaklarımızın altında gizli uçurumlar açılacak, karşımızda zehirli yılanlar, katil kaplanlar, kan içici sırtlanlar çıkacak. Yani tamamen bilinmezlik, tamamen sır ve tamamen tehlike…
Evet, şairin sözü doğru: Yüz bin türlü aşkı, tek bir isimle çağırıyoruz. Önce, ancak pek genel hatlara ayırmak üzere, heves aşkı var. Aşktan söz edildiğini işite işite ya da romanlarda okuya okuya, bu o kadar övülen şeyi, biz de yapmak arzusuna kapılıyoruz. Herhangi bir kadını sevmeye imreniyoruz ve özenti bir aşka giriyoruz. Sonra, zevk aşkı var. Sonra gurur aşkı, sonra inat aşkı, sonra ihtiras aşkı, sonra itiyat aşkı var. Var, var ve en sonra, aşk aşkı var. Yani bir aşk ki, ta özelde, ruhların, mukadderatın yaratılıp dağıtıldığı zaman, ilk Eflatun’un tarifine göre dişi ve erkek olmak üzere iki kısma ayrılarak hayatlarında birbirini arayıp bulmakla görevlendirilmiş iki mahlukun dünyasındaki ilahi tesadüfleri var. Yani, hiç heves duymaksızın, hiçbir yönelime, hiçbir tesire tabi olmaksızın, en bilemediğimiz bir zamanda karşımıza çıkar ve ancak o ezeli bağın sıcak ve yararlı etkisi ile sizi çekip bağlayan aşk! Asıl aşk var.