Bana yaşamımın en büyük yenilgisine uğramışım gibi geliyordu. Evrenle olan tek anlamlı ilişkimi oluşturduğunu düşündüğüm dinsel görüş paramparça olmuştu. Artık genel inanca katılamazdım. Kendimi ifade edebilme olasılığım olmayan bir durumla karşı karşıya, kimselere açamayacağım gizimle de baş başa kalmıştım. Ürkünçtü bu; daha da kötüsü, şeytanca bir alaydı; bayağı ve gülünçtü.
Düşünmeye koyuldum: Tanrı'yı nasıl algılamak gerekliydi?
Hiçbir şey beni, yalnızca insanın, Tanrı'nın sureti olduğuna inandıramazdı. Bana göre, ulu dağlar, nehirler, göller, ağaçlar, çiçekler ve hayvanlar, gülünç giysileri, kötülükleri, bayağılıkları, vurdumduymazlıkları, yalanları ve her şeyden çok da iğrenç bencillikleri olan insanlardan çok daha fazla Tanrı'nın özünü gösteriyordu.
Sinirleniyor ve canı sıkılıyordu. "Saçma!" diyordu. "Sen hep düşünmek istiyorsun. Oysa insan düşünmemeli, inanmalı." Ben de içimden, "İnsan deneyimden geçmeli ve anlamalı." diye düşünür ama, "Bana bu inancı ver öyleyse," derdim. Bunun üzerine omuz silker ve sesini çıkarmazdı.
Aşağılık duygum arttıkça Tanrı'nın lütfunu anlamam zorlaşıyordu. Zaten hiçbir zaman kendime güvenememiştim. Annem bana bir gün, "Sen her zaman iyi bir çocuk oldun," dediğinde ne demek istediğini anlayamadım. Ben mi iyi bir çocuktum? Bu da yeni çıkmıştı. Oysa ben kendimi hep bozulmuş, değersiz biri olarak görmeye alışmıştım.