“Uğultulu Tepeler’de kimse tam iyi değil, tam kötü de değil…
Ortaya doğru geldikçe herkesin gölgesi uzuyor.
“Bu kitapta aşk bile keskin.
Sayfalar ilerledikçe ruhlar çatırdıyor resmen…”
Romanın merkezinde, Ege kıyısında yaşayan Mustafa ve eşi Mesude var. Sessiz, sade bir yaşam sürerken deniz onlara bir gün, içinden asla çıkamayacakları bir vicdan sınavı bırakıyor: mülteci bir çocuğun cansız bedeni…
Bu olayla birlikte kitap, bir aile dramından çıkıp insanlık vicdanının aynasına dönüşüyor.
Livaneli burada “bireysel acı” ile “evrensel trajedi”yi öyle bir harmanlıyor ki, denizin tuzu neredeyse sayfaların arasından hissediliyor. Her dalga bir yüzleşme, her sessizlik bir çığlık gibi.
"Artık acıyı dramatik değil, insani buluyorum.
Werther’in acıları bana, hissetmenin ne kadar cesur bir şey olduğunu hatırlattı.
Eskiden bu kadar derin hissetmenin zayıflık olduğunu sanırdım.
Şimdi biliyorum, olgunluk bazen sadece susup anlamaktır.”
“Bazı hikâyeler şarkı gibi başlar, ağıt gibi biter.”
Zülfü Livaneli’nin Serenad’ı; geçmişle bugünü, aşk ile vicdanı aynı sahnede buluşturuyor.
Sessiz bir keman sesi gibi dokunuyor insana.
#livaneli
#serenad ##mutluluk #yazar #romanreigns
“Sokrates’in Savunması, aslında bir savunmadan çok bir ahlak dersi. Sokrates orada kendini değil, düşünme hakkını savunuyor. ‘Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez’ derken, insanın körü körüne yaşamaması gerektiğini vurguluyor. Ölüme gidişi bile bir duruş: adalet, doğruluk ve bilgelik uğruna.”