Bazı kitaplar vardır, rafta öylece durur ve insan onlara bakıp geçer. Ne okunmamış olmanın suçluluğu vardır ne de merak. Sanki kitap da sen de bilirsin: Henüz vakti değildir. Söyleme Bilmesinler benim için uzun süre böyle bekledi. Sonra Aralık geldi. Meğer bu kitapla, kış aylarında, içe dönük bir ruh halindeyken buluşmam gerekiyormuş..
Bu bir aile hikayesi. Aynı masada oturup birbirlerinin iç dünyasına hiç temas edemeyen insanların hikayesi. Üç kardeş: Emin, Ethem, Ekrem. Aynı evde büyümüşler ama aynı sevgiden hiç pay almamışlar. Daha doğrusu, sevgi adil dağılmamış.
Anne Mürüvvet…
Bazı anneler sevgiyi verir, bazıları öğretir, bazıları da eksikliği miras bırakır. Mürüvvet’in çocuklarına bıraktığı miras tam olarak bu: eksiklik. Emin sevgiyi almış, Ethem ve Ekrem ise yokluğunu. Ethem’in annesinin kendisine bir kez bile yumuşak bakmadığını söylemesi, insanın içini acıtıyor. Çünkü bazen bir çocuğun bütün hayatını belirleyen şey, söylenen sözler değil; hiç bakılmamış gözler oluyor.
Ethem, sevilmediğini hisseden ama bunun nedenini bilmeyen bir çocuk olarak büyüyor. Belki de en zor olanı bu: Adını koyamadığın bir eksiklikle yaşamak. İçine kapanıyor, kırılıyor, susuyor. Hayatı boyunca bir şeylerin yanlış olduğunu biliyor ama neyin eksik olduğunu bilmiyor. Ta ki öğrenene kadar…
Bu ailede anne yalnızca duygusal bir figür değil, aynı zamanda mutlak bir otorite. Hayatın dönüm noktalarında söz hep ona ait. Kiminle evlenileceği, ne iş yapılacağı, nasıl bir hayat sürüleceği…
Emin, annesinin “hakkımı helal etmem” tehdidiyle öğretmen olmak istemediği halde öğretmen oluyor. Emekli olana kadar da mesleğini bir kez bile severek yaptığını söylemiyor. Yine hakkını helal etmem tehdidiylle annesinin köylüsü bir kız olan Hülya'yla evleniyor.. İnsan bunu okurken şunu düşünüyor: Bir ömür,