Şehrin en tanınmış ve tanınmış gibi yapan varlıklı insanlarının gözde semtlerinden birinin büyük sahnesindeki gösterimde yine gördüklerimden, birbirinden kaçışan âşıklardan bahsederken tüm dünya koca bir kafesmiş, ben de sergilenen bir uzak diyar hayvanıymışım gibi hissettim.
Onların hüznü azalırken benimki artıyordu. Yaşadığım umursamazlık, merakın gizlediği bir ilgisizlikken, usta bir bukalemun olan yüreğim bu duyguları sil baştan adlandırmayı başarmıştı.
“Ağabey bana iki öykü sar.”
“Az bekle çıkar.” Elleri yana yana tezgâha öyküleri bıraktı, üstü başı mürekkepti. Elimi uzattım “Dokunma.” dedi. Yazıcıdan yeni çıkmışlar.
“Durum mu olay mı yeğenim?” dedi.
“Olay olsun.” dedim, bu ara pek durumum yok.
Batıya özenmiş bir doktorun kliniğindeydim. Halılar duvarda değil yerde, perdeler tepeden bir silindire sarılı, tablolar insansızdı. Aslan başlı maun masa üzerindeki danteli saymazsak her şey batıdandı. Batının eşyaları içinde bir doğu hastalığına tutulmuş bekliyorduk.
Tam bir güzeli öpecekken dişleri döküldü, tanrım ne oluyor diyemeden edebiyat hocası Güvenç Bey, “T’yi büyük yaz.” diyerek ensesine vurdu. Sanki üç gözü vardı da herkesi göründüğünden farklı, olmak istediği, olduğu ve olacağı halleriyle görüyordu. Ayın kaçıydı? “On sekiz.” diye bağırdı evlenmek isteyen komşu kızı. Uyanmış mıydı? Belki uyanmamışımdır diye patronu Gizem Hanım’ı öptü. “Ne oluyor Alper Bey?” Bey demeseydi aşık olacaktı, demek rüya değildi. Aklında yine eskilerden bir pişmanlık sahnesi: İlk aşkını öpeceği sırada süt dişlerinden biri ağzından fırlayıp kızın suratına yapışmıştı. “Misafir gelecek birazdan.” diye bağırdı anne, kalkıp yüzünü yıkadı. Çapak ve kirpiklerinin içinde akan hayallerini görür gibi olup annesinin lavaboya çamaşır suyu döktüğünü fark etti. Bugün düşler şahsi, gerçekler onur kırıcıydı.