Ba-yıl-dım bu kitaba! Coetzee’den daha önce “Utanç”, “Barbarları Beklerken” ve “Michael K” romanlarını okumuştum ve hepsini çok beğensem de Coetzee benim yazarım, diyebileceğim bir hayranlık duymamıştım açıkçası, ta ki otobiyografik romanını okuyana kadar. “Taşra Hayatından Manzaralar” en sevdiğim kitaplardan biri oldu kesinlikle ve dolayısıyla Coetzee de artık diğer kitaplarını okumak istediğim, favori yazarlarımdan biri.
Benim bir kitaptan beklediğim her şeye sahip bir eser bu. Öncelikle, nefis bir çocukluk ve gençlik hikayesi okudum. Yaşadığı topluma, çevresine pek uyum sağlayamayan, kendi kabuğunda yaşayan, sosyal ilişkilerin tümüne oldukça mesafeli bir çocuğun hikayesi bu. Üstelik Coetzee öyle anlatıyor ki okurken yaşıyorsunuz sanki. Zaman zaman tanıdığım birini ve hatta kimi zaman beni anlatıyormuş gibi hissettim, anlattığı çocuğa sarılasım geldi çoğu zaman. Aile bağlarının, ebeveyn ilişkilerinin nasıl bir insana büründüğü, bir çocuğun karakterini ve dolayısıyla tüm hayatını nasıl şekillendirdiği üzerine düşünmeye de sevk ediyor bu büyüme hikayesi. Güney Afrika’ya dair de çok şey anlatıyor yazar kendi hikayesi vesilesiyle; ülkenin siyasi tarihi ve toplumsal yapısına içeriden bir gözün anlatımıyla tanıklık ediyorsunuz. Hatta ilerleyen kısımlarda Coetzee’nin yurtdışında yaşamasıyla beraber aslında salt Güney Afrika’nın siyasi tarihini değil; Soğuk Savaş dönemi, Küba Füze Krizi, Vietnam Savaşı gibi dünya tarihinin önemli olaylarını da yazarın kaleminden okuyorsunuz. Elbette tüm bunların üzerine anlatılan hikayenin Coetzee’nin kendi yaşamı oluşu, böyle bir yazarı bu kadar filtresiz bir şekilde, bu kadar yakından tanıyabilmek de bambaşka bir yere taşıyor metni. Kitaplara olan tutkusunu, yazar olmak için verdiği mücadeleyi ve hatta buna adanan hayatını okumak,