Bu kitabı okurken aldığım hazzı anlatmam mümkün değil. Bitirdiğim için de hem mutluyum hem de bu kadar iyi bir romanı hayatta kaç kere okuyabilir ki insan, diye düşünüp üzüldüm. Okuyup da beğenmediğim Llosa kitabı olmadı ama “Katedral’de Sohbet” bir başka sahiden.
1950’ler Peru’suna, Odria diktatörlüğü dönemine götürüyor bizi Llosa bu kitabında. Yerlileri, gazetecileri, öğrencileri, sanat ve ticaret camiası, bakanları, polisleri, kısacası her kesimden insanıyla ülkeyi resmediyor. Totaliter bir rejimin çarklarının nasıl döndüğünü anlatıyor; hileli seçimler, sansürlü haberler, provokatörlü grevler, çıkar ortaklıkları gibi tüm mekanizmalarıyla muazzam bir diktatörlük yapılanması çiziyor. Ki bu romanında Peru için yapıyor bunu, ileride de bir diğer büyük eseri “Teke Şenliği”nde Dominik Cumhuriyeti, “Zor Zamanlar”da da Guatemala için yapacak.
Sekiz yüz sayfa boyunca aslında birkaç saatlik tek bir sohbeti okuyoruz: Aristokrat bir aileden gelen ancak kendine farklı bir yol çizmeyi seçen Santiago, barınağa götürülen köpeğini ararken babasının eski şoförü Ambrioso ile karşılaşıyor ve Katedral adlı bara oturup eski günlerden konuşuyorlar.
Tabii söz konusu Llosa olunca dümdüz bir sohbet değil bu, aksine ne anlattığından ziyade anlatımın eşsizliği için okunası metinlerden. Öncelikle zaman ve anlatıcı sıçramaları çok yoğun olarak kullanılmış. Özellikle ilk bölümde neredeyse her bir cümle başka bir zamandan başka bir olayı anlatıyor; eş zamanlı ilerleyen film kareleri misali bir cümlede bir olayı ikincisinde diğerini okuyor, aynı anda iki hatta çoğunlukla üç sahnenin anlatımını takip ediyorsunuz. Llosa’yı tanımayanlar için çok zorlayıcı olabilir bu ama tanıyanlar, özellikle bu tekniği çok yoğun olarak kullandığı bir diğer eseri “Yeşil Ev”i okuyanlar büyük keyif ve hayranlıkla