“Küçük Şeylerin Tanrısı”nı yıllar önce okumuş ve çok sevmiştim. İkinci romanı “Mutlak Mutluluk Bakanlığı”yla Arundhati Roy gerek görüşleri gerekse bunları kurguya dökmekteki başarısıyla gönlüme taht kurdu.
1970’lerden 2000’lere Hindistan’ı anlatıyor Roy bu kitabında. Nükleer silahlanmadan emperyalizme, çarpık kentleşmeden kontrolsüz göçe, çevre kirliliğinden toplumsal eşitsizliğe kadar tüm çarpıklıkları ele alıyor. Ama elbette söz konusu zaman diliminde ülkesinin en kanayan yarasına değiniyor en çok da: Hindistan-Pakistan arasındaki bitmek bilmeyen savaş ve Keşmir meselesini hem ‘içeriden’ hem de oldukça objektif bir açıdan, tüm karanlık yönleri, bilinmeyenleri ve dillendirilmeyenleriyle işliyor.
Hintli bir aileye bir hermafroditin doğmasıyla başlıyor roman, ki bu sebeple romanın başları yine bayılarak okuduğum “Middlesex” romanını anımsatıyor. Fakat Roy, okuru şaşırtıyor ve bir noktadan sonra -sonunda yolları kesişse de- farklı karakterlerle adeta hikayenin rotasını değiştiriveriyor. Kronolojik olarak karışık bir düzende ve tutanaklar, farklı karakterlerin bilinç akışı gibi farklı tekniklerle sonunu çok güzel bağladığı başka bir hikayeyi kurguya dahil ediyor adeta. Bu esnada biraz afallayabiliyor ya da alışana kadar karakterle bağ kurmakta zorlanabiliyorsunuz ancak yazarın hep canlı tuttuğu merak duygusuyla ilerlediğinizde hem yazarın ilmek ilmek ördüğü kurguya hem de siyasi ve toplumsal analizlerini bu kurguya yedirmekteki başarısına hayran kalıyorsunuz.
Roy’un karakterlerine, gayet dozunda kullandığı sembollere, yer yer 1001 Gece Masalları ya da Salman Rushdie tadı veren ama aynı zamanda her daim oldukça gerçekçi kurgusuna, sakıncasız eleştirilerine bayıldım. Benim gibi, hem edebiyata doyuran hem de politik arka planlı romanlardan hoşlananlara özellikle tavsiye