Bu kitabı bitirdiğimde aklımda tek bir cümle kaldı:
Mutluluk, bazen sadece hayatta kalmaktır.
Arundhati Roy öyle bir dünya kurmuş ki...
içine giriyorsun, kayboluyorsun, sonra kendi hayatına dönünce uzun uzun susuyorsun.
Mutlak Mutluluk Bakanlığı öyle kolay okunan, bir çırpıda biten kitaplardan değil.
Ağır, yoğun, ama bir o kadar da “gerçek”.
Hikâye bir kişiden değil, bir toplumun kalabalık vicdanından anlatılıyor sanki.
Herkesin acısı farklı, ama hepsinin kökünde aynı yara:
adaletsizlik, kimlik arayışı, sevmenin ve sevilmenin yükü.
Roy’un dili şiir gibi; ama bu şiir huzurdan değil,
kırıklardan, yoksunluklardan ve içe çekilmiş çığlıklardan besleniyor.
Bir yanda Encüm'ün toplumun dışında kalışını,
bir yanda Tilo’nun sessiz direnişini okuyorsun.
Ve bir noktada, hepsinin hikâyesi birbirine dokunuyor
tıpkı biz insanların, farkında olmadan birbirimizin hikâyesine dokunmamız gibi...
Ben kitabı okurken hem büyülendim hem yoruldum.
Bazı sayfalarda durup nefes almak zorunda kaldım,
çünkü her karakterin yükü, sayfanın kenarından dışarı taşıyor gibiydi.
Ama biliyorum… zaman geçsin, tekrar açtığımda bambaşka bir kitapla karşılaşacağım.
Bu yüzden “bitti” diyemiyorum — sadece “şimdilik kapattım.”
Zaman, savaş, aşk ve kimliğin arasında sıkışmış bir dünya.
Okuması kolay değil ama sindirmesi imkânsız da değil.
Sadece biraz zaman istiyor, biraz sessizlik, biraz da sabır.