Eszter, Angela’dan nefret ediyor.
Ama sıradan bir nefret değil bu. O kadar doğal, o kadar haklı bir nefret ki, suyun akışı, güneşin doğuşu kadar doğal, çabasız bir nefret. Angela’nın bilfiil varlığı, Eszter’in ondan ölümüne nefret etmesi için yeterli bir sebep. Çünkü Angela, nefes aldığı sürece Eszter’e asla sahip olamadıklarını hatırlatıyor. Eszter’in sahip olmak için ter döktüğü her bir şeyi istemek zorunda bile kalmadan sahip olmasını, Eszter’in gülümseyecek bir neden bulamazken Angela’nın ismi gibi her zaman mutlu, ışık saçan bir melek olmasını asla kaldıramayacak.
Eszter, iyiliğin sadece bir borcun teminatı olduğu bir dünyada yaşarken, Angela hayatı boyunca zor bir iş yapmıyor, çevresindeki insanlar o gülsün, yemek yesin, mutlu olsun diye çevresinde dört dönüyor.
Angela bir melek iken, Eszter bir günahkar. Peki hangisi şekilde yaşamak daha zor?
Angela, Eszter için dünyasındaki adaletsizliğin ve çektiği acıların insan bedenine bürünmüş hali. Bu yüzden onu öldürmek, canını yakmak, elindeki her şeyi almak istiyor. Yavru Ceylan’ını çaldığı gibi, kocasını da çalması hiç tesadüf değil. Eszter’in aşk sandığı, her zamanki gibi, Angela’nın elinde olan şeyleri alma isteğinin bir uzantısı. Kendisinden çalınanı Angela’dan geri almak isteyen Eszter, aslında yasak aşkının Angela’ya ilgi duymadığını fark edince ondan çalabileceği bir şey kalmadığını anlıyor.
Hayatını kimseyle paylaşmayan, acısını yaşamaktansa farklı rollerde kendisinin olmayan hayatları başkalarına anlatmakla geçinen zavallı Eszter, sevgilisinin mezarı başında kimseye anlatamadıklarını bize anlatıyor.
Magda Szabo, her zamanki gibi insan ruhu odaklı bu romanıyla okuyucuyu bir ip peşinde bir sağa, bir sola sürüklüyor. Çokça yürek burkuyor, hikayenin gerçekliği ve naifliği karşısında kapılıp gidiyoruz. Bazı