İpek Dadakçı

İpek Dadakçı

, bir kitap okudu
Puan vermedi·344 syf.·
3 günde okudu
·
2026 46. kitabı
Leila Slimani
8.5/10 · 15 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·256 syf.··
2026 43. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 26 Mart 2026 13:29
“Don” benim Thomas Bernhard’dan okuduğum on birinci metin ve ilk kez okurken zorlandım açıkçası. Bazı yerleri dönüp tekrar tekrar okudum. Bu nedenle yazarın ilk romanı olmasına rağmen bence biraz onu tanıyınca okunmalı, tanışma kitabı olmamalı. Kısaca konusundan bahsedeyim. Yine Almanya’nın ücra bir dağ kasabasındayız. Genç bir tıp öğrencisi olan isimsiz anlatıcımız, cerrah hocası tarafından ressam kardeşini gözlemlemekle görevlendiriliyor. Bunun üzerine bu dağ köyündeki bir hana yerleşiyor ve hiç tanımadığı ressamı çözümlemeye çalışıyor. Hem ressamın iç döküşünü, pek çok konudaki görüşlerini hem de anlatıcımızın izlenimlerini okuyoruz. Aslında konu, biçim, üslup ve atmosfer olarak tipik bir Bernhard romanı. Yine taşra hayatı, siyasiler, toplum, kitleler, eğitim sistemi ve öğretmenler, doktorlar, sanatçılar ve eleştirmenler, ebeveynler Bernhard’ın eleştiri oklarının hedefi. İleride “Düzelti”de daha derli toplu halde göreceğimiz fikirleri var yazarın çoğunlukla. Tabii aslında yazarın tüm kurguları hayatından da izler taşıdığından, bir yönüyle diğer tüm metinlerini de anımsatıyor, ki Bernhard’ın büyüleyici yanlarından biri bu bence: Hemen hemen aynı temalarda dönmesine rağmen tekrara düşüyormuş gibi hissetmedim hiç bir kitabını okurken ya da sıkılmadım, aksine bir bütüne ulaşıyormuşum, ona daha da yaklaşıyormuşum gibi ve büyük keyifle okudum her seferinde. “Don”da da o öfkeyi, umutsuzluğu, vazgeçmişliği, kitlelerden duyulan tiksintiye rağmen bir yandan da insandan vazgeçememeyi, ayrıksı durmanın çözümsüzlüğünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz okurken. Ancak dediğim gibi dilini ileri dönem romanlarına kıyasla daha çetrefilli buldum ben. Tabii üç yüz elli sayfalık romanı iki yüz elli sayfaya indirecek kadar küçük puntoların da zorladığını söylemem lazım. Bazı
DonThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 2024241 okunma
10/10
·216 syf.··
2026 30. kitabı
·
29 saatte okudu
·
Okunma: 02 Mart 2026 17:03
“Katalin Sokağı” ile Magda Szabo’nun dilimize çevrilen tüm yetişkin romanlarını okumuş oldum. “İza’nın Şarkısı” ile başlayan serüvenim “Kapı” ve “Yavru Ceylan” ile devam etti ve sanki ben her kitapta Szabo’yu daha çok sevdim, bunda son okunan kitabın etkisinin daha canlı hissedilmesinin de payı olabilir elbette. Hepsi çok iyi romanlardı ama sanki bu kitap da bir başka etkiledi beni. Budapeşte’de Katalin Sokağı’nda yan yana evlerde oturan üç ailenin yaklaşık yarım asırlık hikayesi kitap kabaca. Szabo, hafızaya ve hatırlama biçiminize dair kısacık bir girişle açıyor romanı ve aslında romanın kalanını neden mekanlara ve anlara bölerek anlattığını izah ediyor bir yerde bu girişle. Ardından biraz kafa karıştırıcı bir kısa bölüm var; bu bölümde Katalin Sokağı sakinlerinin nihai evlerini ya da sonlarını anlatıyor bize Szabo. Hikayeye sondan başlıyor bir yerde, o nedenle biraz kafa karıştırıcı olabilir, endişelenmeyin, devam edin zira sonunda hem her şey yerli yerine oturacak hem de yazardan, onun tarzından hiç beklemeyeceğiniz bir sürprizle karşılaşacaksınız. Bu bölümden sonra, kronolojik sıralı olarak, farklı tarihlerden belirli anlarla hikayeyi anlatıyor Szabo. Bu üç ailenin hikayesi tabii ki toplumsal ve siyasi olaylardan nasibini alıyor. Üç komşu ailenin Avrupa tarihin en kanlı zamanlarından birindeki hikayesi kitap her şeyden önce, bu bile başlı başına etkileyici kılıyor romanı. Szabo’nun muhteşem karakter tahlilleri, sade diliyle insanın içine işleyen cümleleri var yine bu kitapta da. Ancak kitap, bunlardan çok daha fazlası ve beni yakaladığı yer de başka: Çocukluğa, çocukluğumuza dönme çabamıza, onu her yerde ve her şeyde arayışımıza, bu uğurda ardına düştüğümüz nesne ve kişilere dair öyle gerçek, öyle dokunaklı bir şeyler anlatıyor ki Szabo, içim sızladı okurken.
Katalin SokağıMagda Szabo · Yapı Kredi Yayınları · 2016803 okunma
8/10
·132 syf.··
2026 40. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 18 Mart 2026 15:58
“Bay Hiç Kimsenin Kayboluşu”yla beraber Livera Yayınevi’nin Ortadoğu Kitaplığı’ndaki tüm romanları okumuş oldum. Şahane bir fikir gerçekten bu seri her şeyden önce. Özellikle benim gibi farklı kültürlere dair okumayı sevenler için de çok iyi bir seçki. Pek fazla sesini duymadığımız ya da dilimize çevrilen sınırlı sayıda metinlerde de genelde savaşla andığımız coğrafyaları başka bir pencereden gösteriyor okura bu dizideki kitaplar; gündelik hayatlara, varoluş sancılarına, aşk acılarına vb. tanıklık ediyoruz. Elbette siyasi ve toplumsal meselelerden nasipleniyor kurgular, çünkü aksi pek mümkün değil; fakat bambaşka meseleleri de irdeliyorlar. Seriden okuyup pişman olduğum kitap olmadı ama en çok “Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa”yı sevdim, ardından da “Bay Hiç Kimsenin Kayboluşu” gelir sanırım. Çağdaş Cezayir edebiyatının örneklerinden olan bu kısa roman iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde evsiz ve kimliksiz, adeta bir hayalet gibi yaşayan isimsiz anlatıcımızın içsel monoloğunu dinliyoruz. Anlatıcımız, oğlu kendisini terk edip giden ve başka kimsesi olmayan yaşlı, yatalak bir hastaya bakıyor, onun dairesinde yaşıyor. Kâh geçmişini, ailesini, eski işini dinliyoruz ondan kâh varoluşsal sancılarını. Bazen de vicdanıyla girdiği savaşı anlatıyor baktığı yaşlı adamı bırakıp gitmekle kalmak arasında bocalarken. Aslında anlatıcı kitaplara düşkün ve farklı biri; adeta toplumdaki çürüme, ikiyüzlü normlar ‘hiç kimse’ yapmış onu. İkinci bölümde de bunlara odaklanıyor yazar. Anlatıcının ardına düşen bir polis ve onun bir şekilde yolunun kesiştiği insanların hikayesiyle beraber toplumun bir portresini çiziyor bu kez. Farklı kesimlerden insanlarla beraber, iç savaş sonrası havayı soluyor ve din adamından adalet sistemine her şeyiyle bozuk düzeni görüyoruz. İlk bölümde bozuk sistemin
Bay Hiç Kimsenin KayboluşuAhmed Taibaoui · Livera Yayınevi · 202554 okunma