Bazı kitaplar vardır, sadece bir hikâye anlatmaz; insanın içini kurcalar, yerleşmiş yargılarını tek tek söküp önüne koyar… Tereyağı benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Bir cinayet hikâyesinin ötesinde; kadınların toplumdaki yeri, “nasıl olması gerektiği” dayatması ve arzuların bastırılışı üzerine sert ama bir o kadar da gerçek bir yüzleşme sundu. Okurken sık sık kendimi rahatsız hissettim çünkü karakterleri yargılarken aslında toplumun bana öğrettikleriyle düşündüğümü fark ettim.
Yemekler, özellikle de o detaylı tasvirler, sadece fiziksel bir ihtiyaç değil; güç, kontrol ve özgürlük sembolü gibiydi. Bir kadının ne yediği, nasıl yaşadığı, ne istediği üzerinden bu kadar yargılanabildiği bir dünyada, hikâye bana şu soruyu bıraktı: Bir kadını “tehlikeli” yapan gerçekten yaptıkları mı, yoksa kalıplara sığmaması mı?
Kitap bittiğinde elimde bir cevap yoktu ama içimde ciddi bir sorgulama vardı… ve sanırım en etkileyici olan da buydu.