Son Kızılbaş Şah İsmail kitabı, Safevi Devleti'nin kurucusu Şah İsmail'in hayatını, siyasi mücadelesini ve dönemin güç savaşlarını ele almaktadır. Kitap, yalnızca bir hükümdarın yükselişini değil, aynı zamanda 15. ve 16. yüzyıllarda Anadolu, İran ve çevresindeki siyasi çekişmeleri de anlatmaktadır.
Eserde dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri, dönemin sert ve acımasız yönetim anlayışının ayrıntılı şekilde anlatılması oldu. İktidar mücadeleleri sırasında uygulanan işkenceler, infazlar ve düşmanlara verilen ağır cezalar dönemin ne kadar kanlı geçtiğini göstermektedir. Özellikle siyasi rakiplerin ortadan kaldırılmasında kullanılan yöntemler, günümüz değerleri açısından oldukça sarsıcı ve üzücüdür.
Beni en çok etkileyen olay ise Safevilerin Akkoyunlu hükümdarının başını ve bir parmağını keserek karşı tarafa göndermesi oldu. Bu olay, dönemin savaş kültüründe korku salma ve güç gösterisi yapma amacının ne kadar ileri boyutlara ulaştığını açıkça göstermektedir. Tarihi bir olay olmasına rağmen, bu sahne kitabın en çarpıcı ve unutulmaz bölümlerinden biri olarak hafızamda yer etti. Okurken bir ara verme ihtiyacı duydum ve yanlış okuma ihtimalime karşı tekrar tekrar okudum.
Genel olarak eser, Şah İsmail'in kişiliğini, siyasi dehasını ve yaşadığı dönemin sert gerçeklerini anlamak isteyenler için düşündürücü bir tarih kitabıdır.
kürt ulusal hareketinin kuvvetini arttırmasıyla, resmi tarih tezlerinin türkmen alevilerinin üzerinde nüfuzunu arttırmasıyla beraber ortaya çıkan, inşa edilen kürt aleviliği kimliği işlenmiş. hem kürtlerin hem alevilerin hem de kürt alevilerin tarihi hakkında bu zamana kadar yapılan çalışmaların derlendiği ve kısaca özetlendiği bir çalışma olmuş. ayrıca kürt alevilerinin türk diyasi tarihine nasıl bir etkide bulunduğu da incelenmiş. açıkçası benim bu konudaki görüşüm ne resmi tarih tezleri ne de kürt hareketinin tezleri. çünkü alevilik inancının tarihsel kökleri bize bir etnisitenin kültür alanına mahpus edilemeyeceğini gösteriyor. ulus kavramları kuvvet bulmadan önce farklı etnisiteye sahip olan alevilerin beraber hareket ettiğini tarihte görüyoruz. inanç sisteminin kurumsallaşamsı ise 8 ila 12.yy'lar arasında iran, ırak coğrafyasında başlıyor. 72 millete bir nasla bakan bir inanç sisteminin kendi içinde atomize edilmesi tarihin saptırılması demek. bana kalırsa alevi tarihiyle alakalı en tutarlı ve en kapsamlı çalışmayı ayfer karakaya-stump hoca gerçekleştiriyor. alevi tarihine meraklıysanız bu çalışmaya bakın derim fakat daha kapsamlı çalışmalar için ayfer hocaya bakın şayet arapça'sından farsça'sına çok geniş bir literatür taraması ile hareket ediyor ve perspektifi oldukça doğru.
Bir hikâye yazarsınız...
Başlangıçta o dünya yalnızca size aittir.
Çocuklar uykuya daldığında, gecenin derin sessizliğinde veya günün o bitmek bilmez telaşının tam ortasında kelimeler usulca birikir. Karakterler doğar, büyür ve zamanla koca bir hikâyeye dönüşür.
Sonra bir gün o hikâye evden çıkar, başka kalemlerin anlattıklarıyla yan yana gelir.
İşte o zaman anlarsınız yalnız olmadığınızı.
Kardeş Sesler 2025 Türkiye seçkisinde satırlarımla yer almamın bendeki karşılığı tam olarak bu. Bu eser; farklı şehirlerden, bambaşka tecrübelerden ve yüreklerden dökülen kelimelerin aynı sayfalarda buluştuğu eşsiz bir edebiyat yolculuğu. Sadece Türkiye'den değil; Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırım, Özbekistan ve Türkmenistan gibi geniş bir coğrafyadan yazarların sesini aynı çatı altında buluşturması paha biçilemez.
Her yazar kendi sesini katsa da, ortaya çıkan o tını tekil bir ses değil; hep bir ağızdan söylenen güçlü bir türküye benziyor... Bu çok sesli ahengin içinde yer almaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.
Yolu bu kitaba düşen her okurun, satır aralarında kendinden bir iz, tanıdık bir his bulmasını diliyorum. Zira bir kitabı asıl özel kılan sayfalarındaki mürekkep değil, okurun kalbinde bıraktığı o eşsiz izdir.
Sahi, siz en son hangi hikâyede kendinizi buldunuz?
#TanerŞen #KitapTavsiyesi #Hikâye #Kitapsever #AvrasyaYazarlarBirliği
“ KEŞKE BİR ERKEK EVLADIM OLSAYDI DA, ÜZERİME KUMA GETİRİLMESEYDİ “
Zübeyde hanımla kitabını tanıtırken tanışma şansımız oldu. Urfa’nın Akçakale ilçesinde yaşanmış gerçek bir yaşam öyküsü…
Bir kahve molasında bitecek ama yüreğinizin sızısı bitmeyecek.
Hayat herkese eşit şanslar sunmuyor maalesef, Zübeyde hanım da şansın sonradan güldüğü kadınlarımızdan biri. 14 yaşındayken yazdığı öyküyü şimdilerde basabilme şansı olmuş. Tavsiye ederim
1992 de yaşanan Sırpların Bosnalılara yaşattığı katliamı ve acıları gerçek hayat hikayesi üzerinden anlatıyor. Okuduğunuz şeylerin gerçek olduğunu bildiğiniz için kitaptan etkilenmemeniz, üzülmemeniz imkansız. Yaşanan şeyler korkunç... Cinayetler, tecavüzler, işkenceler, köle olarak satılmalar 3 yıl boyunca sürüyor. Hesapta uluslararası barış ve güvenliği sağlayan Avrupa ülkeleri ve Birleşmiş Milletler 3 sene boyunca bu katliama seyirci kalıyor. Dönemin Türkiye cumhurbaşkanı Süleyman Demirel topladığı silahları Bosnaya iletmesi konusunda Hırvatlarla anlaşıyor. İran, Pakistan ve Malezya'dan da Bosna için yardım topluyor. Bu sayede Sırplar etkisini kaybetmeye başlıyor.
Merhaba arkadaşlar bugün sizlere Book•lover ❥
nin önerisiyle okuduğum , sevgili yazarımız @av.zekeriyacetin
İn kaleme aldığı #kimsessizlercografyasi ndan bahsedeceğim .
Hikaye, 6 Şubat depreminin hemen ardından başlıyor. Anlatıcımız, İskenderun’da yaşayan kuzeni Ferit’ten haber alabilmek için soluğu Hatay’da alır.
Asrın felaketi tüm ülkeyi etkilediği için güç bela Iskenderun'a varabilmiştir.Ama Ferit'in adresinin yazılı olduğu kağıdın bir hükmü yoktur.Çünkü şehir tanınmayacak vaziyettedir.Her yer yıkılmış ayakta duran tek bir sağlam bina kalmamış.
Ferit'in yaşamış olduğu apartmanı da zor bulur
O da yıkılmıştır. Ferit giris katında oturuyordu ve bina da tam o tarafa yan yatmış.
Her yer enkaz, her yer büyük bir çaresizlik.
Anlatıcımız tam ümidini kaybetmek üzereyken, enkaz başında çaresizce bekleyen Ali ile karşılaşır. Ali; eşi ve kızı beton yığınlarının altında kalmış, kendisi ise o cehennemden bir çatlaktan sızarak kurtulmuş Iraklı bir göçmendir. Üstelik kuzeni Ferit ile aynı binada oturmaktadırlar.
Ali’nin trajedisi aslında depremden çok önce, çocuk yaşta başlamıştır. İran-Irak Savaşı’nda ailesinin gözlerinin önünde kurşuna dizilmesine tanık olmuş, ardından üç arkadaşıyla birlikte İran’daki mülteci kamplarında oradan oraya savrulmuşlardır.Başlarına o kadar kötü şeyler gelmis ki Ali tüm yaşadıklarına rağmen ayakta kalabilmişti.
Sığındığı son liman olan eşini ve kızını da bu depremde kaybetmek üzere olan Ali, hayatın kıyısındadır. Anlatıcımız, onun canına kıymasını engellemek, zihnini bir an olsun dağıtabilmek için yolunun İskenderun'a nasıl düştüğünü sorar. Ve Ali, acısını biraz olsun hafifletmek umuduyla anlatmaya başlar...
Bu kitap bana aidiyet duygusunu, insanı tam vazgeçtiği an sarmalayan sevgiyi ve hayatın acı gerçeklerini derinden sorgulattı.
Yaşanan tüm