O kavşaktan her yere yol vardı, Cinnah'a, Tunalı'ya, Atatürk Bulvarı'na ve İran Caddesi'ne. O kavşaktan her yere yollar gidiyordu; kuzeye, güneye, doğuya ve batıya. Fakat bizim için hiçbir yere gitmiyordu yollar. Adım atsak karanlıktı. Adım atsak boşluktu.
Bosnada, Filistin'de, Afganistan'da, İran'da, Irak'ta, Suriye'de, Arakanda, Doğu Türkistan'da, Karabağda ve daha birçok yerde... Küçük büyük, kısa ya da uzun süren fark etmez; her savaş bir katliamdır. Ve çocuklar, her savaşın ardından sadece bir istatistik olarak belgelerde yerini alır.
Türk milletinin ülküden yoksun olduğu sık sık söylenmekte ve bunun acılığı, milli başarısızlığa uğradı-ğımız zamanlarda daha çok duyulmaktadır. Kıbrıs konu-sunda, Birleşmiş Milletlerdeki son başarısızlık sırasında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in gazetelere geçen bir sözü çok ilgi çekicidir. O zaman Gürsel: "Yunanlılar Kıbrıs'ı, Bulgarlar Trakya'yı, Ruslar Kars'ı istiyorlar. Biz ne istediğimizi bilmiyoruz" demişti.
Buradaki "biz" zamiri şüphesiz Türkiye'nin resmî çevreleri, resmî sorumluları anlamında kullanılmıştır ve bu sorumlular cidden ne istediklerini bilmemektedir. Çünkü millî bir program yoktur. Siyaset bilgisi onlara göre "idare-i maslahat"tır. En büyük zekâ, köylü kurnaz-lığı ile karşısındakini kısa bir süre için aldatabilmektir. Bir tehlikeyi iki üç yıl geriye atmak bir zaferdir.
Oysa ki Türkiye'de ne istediğini bilen bir zümre var-dır. Bu zümre Türkçülerdir ve bütün Türklerin tek devlet halinde birleşmesini istedikleri için, yerine ve zamanına göre maceracılık, emperyalistlik; faşistlik ye kafatasçı-lıkla suçlanmaktadırlar.
Küçük ve zayıf Yunanistan kurulduğu günden beri Megalo idea, yani Bizans İmparatorluğunun diriltilmesi düşüncesinin ardında koşarken, dağınık ve geri Arap, İran Körfezi'nden Atlas Denizi'ne kadar Arap Birliği isteği-nin arkasında iken, Afrika'nın yeni çelimsiz devletleri kendilerine göre birer dış hedef gözetirken, geçmişin nice büyüklüklerinin mirasçısı olan Türk milleti millî bir ülkü gütmekten alıkonuyor ve bunu dış düşmanlar değil, Türk aydını olarak bilinen bir güruh yapıyor.
Lafzen: “öncekilerin yazılarında/sayfalarında”. (Zubura verdiğimiz mâna için bkz: 16:44, not 48). Bunlar Tevrat ve İncil’den öte -ki onlar zaten adlı adınca zikredilmektedir- başta Eski Hind, Eski Mısır ve Eski İran dinî metinleri olsa gerektir. Bu tezimizi M. Hamidullah’ın verdiği şu emek mahsulü bilgiler teyit eder: “Müfessirler resim ve heykellere tapmayı reddeden, “övülen” ve “herkese rahmet” sıfatlarını taşıyan bir zâtın geleceğini önceden haber veren Zerdüştlerin kitabına (Zend-Avesta, Hacht 13, XXVI-II, 129) göndermeler yaparlar (Bu konuda Avesta ve Dasâtîr’in başka pasajları da vardır). Brahman Hinduların Pourâna ve Vedalar’ı da çölden çıkacak, adı “övülmeye değer: Muhammed” olan bir bilgeden ve onun arabasının göğe değeceğini (Miraç); devleri bulunan bir bilge (Bkz: İşaya, 21:6-7); biri üç yüz diğeri on bin kutsanmış kişiyle gerçekleştireceği iki zaferini (Bedir Savaşı ve Mekke Fethi) haber vermektedir. Başka yerde, Kalınki Pourâna’da babasının “Allah’ın kulu” (Abdullah’ın tam karşılığı) annesinin ise “güvenilir” (Amine’nin tam karşılığı) olduğu yer almaktadır. Yine kumlu bir memlekette dünyaya geleceği ve doğduğu şehrin kuzeyine hicret edeceği vs. belirtilmektedir. Hemen belirtelim ki Pourâna kelime anlamıyla “Eskilerin Yazıları/Suhufu’l-Evvelîn” anlamına gelir ki, bu âyette bu ifade aynen yer almaktadır. Yine bilinmektedir ki, Guatama Buda da “Metteya” veya “Maitreya”nın (âlemlere rahmetin) kendi işini tamamlamak için geleceğini önceden haber vermiştir [Bkz: aynı yer, IX, 128; XX, 107] (Aziz Kur’an, İstanbul-2000).
Türkmenlerde Sosyal Hayat-1832
Göçebe, ev çevresinde bize en mutlak tembelliğin resmini sunar. Onun gözünde bir erkeğin herhangi bir ev işine el atması en büyük utançtr. Atıyla ilgilenmekten başka yapacak bir şeyi yoktur; bu görev bittiğinde aceleyle komşusuna gider ya da çadırların önünde yere çömelmiş, siyasetle, son baskınlarla ya da at etiyle ilgili konuları tartışan gruplardan birine katılır. Bu arada tütünün ıslatılmadığı bir tür İran piposu olan kaçınılmaz Tchilim elden ele dolaşır.
Osmanlı hükümeti Arap eyaletlerindeki sınırları içerisindeki iki bölgeyi, Lübnan ve Kürdistan’ı veya bu bölgelerin bir kısmını yönetmekte sürekli olarak zorluk yaşadı. Her iki bölge de çok engebeli araziye sahipti ve Fernand Braudel’in ünlü deyişiyle Akdeniz havzasında dağlarda yaşayanları yönetmek çok güçtü. Osmanlı Devleti her iki bölgede de, yerel beylere yani Lübnan’da Dürzilere ve imparatorluk ile İran arasındaki sınır boyunca uzanan dağlarda da Kürt kabile reislerine özerklik vererek onları dolaylı olarak yönetme politikasını benimsedi. İstanbul Tanzimat döneminde dolaylı yönetimini doğrudan yönetime dönüştürmeyi amaçlayınca bu iki bölgedeki yerel siyasi çıkarlar merkezîleşmekte olan devletin hırslarıyla çakıştı.