Düşleri anlayabilseydik düş görmemizin nedeni kalmazdı. Düş, tarafımızdan çözüme kavuşturulmayı bekleyen sorunla yaşam üslubumuz arasında kurulan bir köprüdür.
Düşlerimizde kendi kendimizi aldatırız. Her düş bir kendini zehirleme, bir kendini uyutmadır. Tek amacı varsa o da karşılaştığımız bir sorunu göğüslemeye hazır olacağımız havayı içimizde yaratmaktır.
Düş mantığın düşmanıdır. Duygularının aldatıcılığına kapılmayıp daha çok bilimsellik sınırları içinde kalan insanların seyrek düş gördüğünü ya da hiç düş görmediğini belki ileri sürebiliriz.
Uyurken bile gerçekle aramızdaki ilişki varlığını korur. Tasa ve kaygılar altında yüreğimiz sıkılıyor da tedirgin durumdaysak, tedirginlik uykuda da bırakmaz yakamızı. Uyurken sağa sola dönüp durmamız ama yataktan düşmeyişimiz de gerçekle aramızdaki ilişkinin sürüp gittiğini gösterir. Bir anne sokaktaki aşırı gürültüye karşın uykusundan uyanmaz da çocuğunun en hafif bir kıpırdanışında fırlayıp kalkar ayağa.
Düş görür ama sabah oldu mu gördüğümüz düşü unuturuz, düşten hiçbir şey kalmaz geriye. Ama bu doğru mudur gerçekten? Gördüğümüz düşten geriye hiçbir şey kalmaz mı? Ama kalan, varlığını sürdüren bir şey vardır, o da düşlerin bizde uyandırdığı duygulardır. Düşteki bütün görüntüler sonradan kaybolup gider içimizde. Dolayısıyla düşün amacını bizde yol açtığı duygularda aramak gerekir. Düş, ruhumuzda kimi duygular uyandırmak için izlenen bir yol, başvurulan bir araçtır. Düşün amacı, geride birtakım duygular bırakmaktır.