Kişilerin ağızlarından dökülen sözlerle, sahnenin anlamında yoğunlaşma sağlanamaz. "Sözler, sözler, sözler!" Gerçek hayatta bir su gibi akıp gidiyor sözler ve yalnızca pek seyrek olarak, o da çok kısa bir süreliğine, sözle yerin, sözle işin, sözle anlamın birbirlerine tam denk düştüğüne tanık olabiliyoruz. Söz ile insanın iç durumu ve fiziksel eylemi, çoğu kez farklı düzlemlerde gelişir.
Değişim göstermeyen, neredeyse durgun diyebileceğimiz karakterlerde tutkular azami keskinlik kazanarak, yavaş, aşamalı bir değişimden geçen tiplerdekinden çok daha görünür, çok daha inandırıcı bir nitelik alır. Dostoyevski'yi de bu tür tutkuları anlatmasından dolayı severim. Dıştan durgun görünen, ama iç dünyalarında tutkularının cehennemî gerilimini yaşayan karakterler her
zaman ilgimi daha fazla çekmiştir.
İtiraf etmeliyim ki, profesyonel eleştirmenler eserlerimi övdüklerinde bile çoğu kez onların sinemaya bakış açılarından dolayı hayal kırıklığı yaşar ve sinirlenirim. En azından, içimde sık sık şöyle düşünceler uyanır: Aslında, derim, bu eleştirmenler ya benim çalışmalarıma bütünüyle kayıtsız kaldılar, ya da filmi seyrederken bir seyirci olarak kendilerine canlı canlı geçen, kendilerini doğrudan etkileyen şeyler yerine, ikide birde sinema teorilerinden, kurallarından söz edecek, sinema külliyatından klişe birtakım alıntılar yapacak bir çaresizlik içindeydiler.
Hepimiz biliyorduk ki maddesel yaratıklardık bizler, fizyoloji ve fizik yasalarına bağlıydık, bütün duygularımız bir araya gelse de o yasaları yenmeye yetmezdi güçleri. Yapabileceğimiz tek şey o yasalardan tiksinmekti.