Öyle sıkıcı, öyle durağan bir akışla yazılmış ki, ara sıra kitabı okunmayacak kitap rafına fırlattığım olmuştur. Neyse, biraz zorlama ve genel anlamda hayatın doğurduğu can sıkıntısının etkisiyle bitirdim.
Trajedi imiş, platonik aşkı anlatan romantik ama bir haylı realistik bir öykü. Öyküden ziyade aşkın en gerçek anlamıyla ne olduğunu anlatan bir incil. Aşırı betimlemeleriyle ve ağır diliyle felsefe kitaplarını andıran estetikle yazılmış gibidir. Beyaz Geceler veyahut Büyük Umutlar gibi trajik sonla biten öykü romanlarına karşın, olay örgüsünün ön planda tutulmadığı Werther'in acılarına benzer bir yalınlığa sahiptir. Ancak gene de bir okur olarak kendimi o betimlemelerin arasında pek göremedim açıkçası.
Ancak aşkın konuşulduğu, karakterlerin başka özelliklerine yer verilmediği bu roman bana aşırı idealist gelmiştir. Henriette denen aşk ürününe gerçek hayatta rastlanır mı ki? Fransız bir kadın mı kaldı? Hepsi ingilizdir Blazac’ın kendi tarifiyle. İngilizle fransızın çakıştığı bir ikilemle karşılaşmak mı trajedi? “Teyzem gibi sev beni” diyen bir kadına tutulmak mı? Öbür kadınların kalbini kırmak mı? Hayatını sırlarını itiraflarını anlatan roman büyüklüğünde bir mektubu ithaf eden adama iki satırlık bir mektupla reddeden Natalie’lerle uğraşmak mı yoksa?
Aslında ben bu kitabın hikayesine ve karakterine değil, diline kapılmam gerekirdi ama nedense kapılamadım. Suçu çeviri kalitesine atmakla yetineceğim, zira fransız dilin şiirsel estetiğini ancak fransızca okuyarak anlaşılabilir, o zaman tadı damakta kalırdı şüphesiz.
Velhasılı kelam, bence asıl trajik durum, benim Felix’i çok iyi anlamamdır. Felix değilim ama vadideki aynı zambağa bakar gibiyiz. O koşabilmiştir ona, bense bakmakla yetinip yatmaya gitmişim.