Ayaktakımı korkusu mantıksız bir korku. Zengin ile fakirin arasında, sanki zenciler ile beyazlar gibi iki farklı irklarmışçasına, esrarengiz, temel bir farklılık yattığı görüşüne dayanıyor. Oysa gerçekte böyle bir farklılık yok. Zengin ve fakir toplulukları sadece gelir oranlarıyla ayrışıyor, başka hiçbir şeyle değil; sıradan bir milyoner sadece yeni bir takım elbise giymiş sıradan bir bulaşıkçıdır. Yer değiştirip "o piti piti" yap, bakalım hangisi adalet hangisi hırsız? Yoksullarla eşit şartlarda bir arada bulunmuş herkes bunun gayet iyi farkındadır. Ama sorun, kültürlü, zeki insanların, tam da liberal görüşlere sahip olması beklenen insanların asla yoksulların arasına karışmaması. Zira eğitimli kesimin çoğunluğu yoksulluktan ne anlar? Villon'un şiirlerinin bendeki baskısında editör "Ne pain ne voyent qu'aux fenestres" dizesini dipnotla açıklama ihtiyacı hissetmiş; işte açlık, eğitimli insan için bu denli uzak bir tecrübe. Bu bilgisizlik gayet doğal olarak ayaktakımına karşı mantıksız bir korkuya yol açıyor. Eğitimli kişi, insanlık dışı bir sürü canlandırıyor zihninde, evini yağmalamak, kitaplarını yakmak, onu bir makineye göz kulak olma ya da bir tuvaleti süpürme işine koşmak için sadece serbest bir günü kollayan bir sürü. "Ayaktakımının serbest kalmasındansa her şey," diye düşünüyor, "her türlü adaletsizlik mubahtır." Zengin ile fakir toplulukların aslında aynı olduğunu göremediğinden "ayaktakımını serbest bırakmak" diye bir şeyin söz konusu olamayacağını fark edemiyor. Ayaktakımı, aslında şu an -zengin insanlar biçiminde- serbest ve gücünü, "şık" oteller gibi devasa can sıkıntısı çarkları kurmak için kullanıyor.