• Hayatın tadını çıkarmana bak ve ancak gerektiğinde düşün!
  • Nükleer Silahlar ve Bilgisayar Virüsleri: Bugüne Kadar Yazılmış En Gelişmiş Bilgisayar Kodu

    Bilgisayar kodları, hayatımızın her alanını kontrol etmektedir. Televizyonunuzdan bilgisayarınızın kendisine, akıllı saatlerinizden cebinizde taşıdığınız telefona kadar her modern teknoloji, bilgisayar kodları sayesinde çalışmasını sürdürür. Ancak sadece günlük yaşantımızda kullandığımız cihazlar değil. Şehirlerimizdeki trafik ışıklarından acil durum uyarı sistemlerine kadar daha sayısız üst düzey teknoloji de bilgisayar kodlarına muhtaçtır. Ve... Nükleer silahlar ve bu silahların üretiminde önemli rolü olan nükleer santraller de öyle...

    Peki ya bugüne kadar yazılmış en gelişmiş bilgisayar kodu veya virüsü hangisi, hiç düşündünüz mü? Elbette, bu soru öznel bir soru; dolayısıyla kişiden kişiye yanıt değişebilir. Ancak soru, Harvard Üniversitesi mezunu, Gigantic Software CEO'su ve Electronic Arts Baş Yöneticisi John Byrd'e sorulduğunda, verdiği cevap baş döndürücü ve bir o kadar da gizemli. Biz de sizlerle paylaşmak istedik. Byrd, şöyle yazıyor:

    İnsanlık tarihinde yazılmış en gelişmiş kod, isimlerini hala bilmediğimiz kişi veya kişiler tarafından yazılmıştır. Bir bilgisayar solucanıdır; yani bilgisayardan bilgisayara bulaşacak, bilgi toplayacak, bu bilgileri geri aktaracak ve/veya bulaştığı bilgisayarlara gerektiğinde müdahale edebilecek bir yazılım... Muhtemelen, 2005-2010 yılları arasında bir tarihte yazılmıştır. Bu solucan öylesine karmaşık ve öylesine gelişmiştir ki, ne yaptığına dair sadece yüzeysel bilgi verebilmekteyiz.
     
    Ufak Bir USB'den, Tüm Dünya'ya
    Bu solucan, ilk başta bir USB bellek üzerinde bulunmaktadır. Bu USB'yi sokakta yürürken bulabilirsiniz ve içinde ne olduğunu merak edip bilgisayarınıza takabilirsiniz. Veya e-posta yoluyla size ulaştırılabilir. Her ne şekilde alırsanız alın, solucan Windows işletim sistemiyle çalışan bilgisayarınıza ulaştığında, en ufak bir haberiniz bile olmaksızın, kendi kendini çalıştırmaya başlar. Bilgisayarınıza en az 1 kopyasını bırakır. Şu anda bildiğimiz kadarıyla, bu solucanın kendisini çalıştırmasının en az 3 farklı yolu var. Eğer bunlardan biri çalışmazsa, diğerini deneyebiliyor. Bu yöntemlerden en azından ikisi, solucan ilk keşfedildiğinde, daha önceden hiç bilinmeyen yöntemlerdi. Dahası, her iki yöntem de, daha önceden Windows'ta varlığı bilinmeyen iki ayrı açığı kullanıyordu.

    Solucan bir kere bilgisayarınızda kendisini çalıştırmayı başardığında, bilgisayarınızda yönetici yetkilerini kazanmaya çalışır. Antivirüs programınız olsa da işe yaramaz; çünkü bilinen antivirüs programlarının çoğu bu solucanı tespit edememektedir. Sonrasında bu solucan, Windows'unuzun sürümüne bağlı olarak, yine bu solucandan önce bilinmeyen 2 yöntemden birini kullanarak yönetici yetkilerini alır.

    Bu noktada solucan, yönetici yetkilerine sahip olduğu için, bilgisayarınızda bıraktığı tüm izleri silebilir. Böylece antivirüsünüzü güncelleseniz bile fayda etmez. Bilgisayarınızın kodları arasına kendisini gizler, dolayısıyla nereye bakmanız gerektiğini bilseniz de solucanın kod izlerini görmeniz pek mümkün olmaz. Şöyle izah edelim: Bu solucan kendini gizlemek konusunda o kadar iyi ki, internet üzerinde 1 yılı aşkın bir süre boyunca dolaşmış olmasına rağmen hiç kimse fark etmedi!

    Nihayet solucan, bilgisayarınızda yeterince yer ettikten sonra, internete bağlanıp bağlanamayacağını kontrol eder. Şu iki siteden birine ulaşmaya çalışır: http://www.mypremierfutbol.com veya http://www.todaysfutbol.com. Solucanın aktif olduğu zamanlarda bu sitelerin sunucuları Malezya ve Danimarka'da idi. Eğer internete erişebilirse, şifreli bir iletişim kanalı açar ve bu sunuculara yeni bir bilgisayarı ele geçirdiği bilgisini iletir. Sonra da, interneti kullanarak, solucanın en güncel versiyonunu yükler. Böylece sürekli gelişebilir.

    Bu noktada solucan, kendini bulaştığı bilgisayara takılan diğer USB belleklere kopyalamaya başlar. Bunu, dikkatlice tasarlanmış ama tamamen sahte bir disk sürücüsü yükleyerek yapar. Bu sürücü, güvenilir bir teknoloji firması olan Realtek imzasına sahiptir. Bu ne demek? Solucanı yazanlar her kimse, devasa bir Tayvan firması olan Realtek'in en üst düzey güvenlikli firmalarından birini hackleyip, firmanın elindeki gizli (dijital) anahtarları çalmış olmalıdır. Realtek'in haberi olmadan veya Realtek, aradan geçen aylar ve yıllardan sonra bile fark edemeden!

    Sonrasında, bu sürücüyü yazan her kimse, JMicron'dan gelen diğer bir şifreyle bu sürücüleri imzalar. JMicron da bir diğer büyük Tayvan firmasıdır. Yine, solucanın yazarları, bu firmayı da hacklemiş olmalıdır. Tekrar altını çizelim: Bu hackerların ele geçirdiği şifreler, öyle alelade şifreler değil! Üst düzey yazılım firmalarının gözünün bebeği gibi koruduğu en üst düzey dijital anahtarlardan söz ediyoruz! Firmalar, onca güvenlik kontrolüne ve düzenli olarak yaptıkları güvenlik testlerine rağmen bu hırsızlığın farkına bile varamıyorlar.

    Yani bu solucan (ve onu yazanlar), o kadar iyi! Ama daha vurucu noktaya gelmedik bile!
    Bu noktada solucan, geçtiğimiz yıllarda daha yeni keşfedilen iki Windows açığını kullanır. Bunlardan birisi, ağa bağlı olan yazıcılarla (printerlarla), diğeri ise ağınızda bulunan dosyalarla ilgilidir. Solucan, bu açıkları kullanarak ve kendini kopyalayarak yerel ağda yayılır. Yani bilgisayarınız, çalıştığınız şirkette veya evinizde diğer bilgisayarlara bağlıysa, tüm bu bilgisayarlara da kendini kopyalamış olur. Amaç, olabildiğince fazla bilgisayara bulaşıp, olabildiğince uzaklara erişebilmektir. Bilgisayardan bilgisayara sıçrayarak, kısa sürede Dünya'nın birçok ülkesine ve bu ülkelerde bulunan firmalara ulaşmayı başarır.
    İşte bu noktada solucan, çok spesifik bir kontrol yazılımını bulmaya çalışır. Siemens tarafından geliştirilen bu yazılım, büyük endüstriyel makinaların kontrolüyle ilgilidir. Eğer bunu bulabilirse, bir diğer farkında olmadığımız açığı kullanarak, bu endüstriyel kontrol cihazının programlanabilir mantık kodları arasına kendisini kopyalar. Buraya bir kez ulaştı mı, artık yeri sağlamdır. İstediğiniz kadar bilgisayarınızı değiştirin, parçalarını güncelleyin, yeni yazılımlar yükleyin, fayda etmez. Solucandan kurtulmanın yolu kalmamıştır.

    Solucan, bu kontrol cihazına bağlı olan bütün cihazları incelemeye başlar. Özellikle de endütriyel elektrik motorlarını... Özellikle de 2 firmaya ait olan endüstriyel elektrik motorlarını... Bu firmalardan biri İran'dadır; diğeri Finlandiya'da... Özellikle aradığı motorların ismi, "değişken frekanslı motorlar"dır. Bunlar, endüstriyel sentrifüj makinalarını çalıştırmakta kullanılır. Bu sentrifüj cihazlarını kullanarak, birçok kimyasalı saflaştırmak mümkündür.
    Mesela... Uranyum'u. Nereye gittiğimizi ve tehlikenin boyutlarını fark etmeye başladınız mı?

     
    Nükleer Tesislere Bulaşma
    İşte bu noktada solucan, söz konusu motorların, dolayısıyla da sentrifüj cihazlarının tam kontrolüne sahip olduğu için, bunlara istediği her şeyi yapabilir. İsterse, tamamen kapatabilir. İsterse, hepsini anında parçalayabilir. Yapması gereken tek şey, sentrifüj cihazlarını maksimum hızda döndürmektir. Ta ki parçalanana ve bir bomba gibi patlayana dek... Bunu yapacak olursa, yakınlardaki herkes anında ölecektir.
    Ama hayır. Solucanın amacı bu değildir. Unutmayın: Bu, gelişmiş bir solucandır! Solucanın başka planları var.
    Sentrifüj makinalarının kontrolünü ele geçirdiğinde... Uykuya dalar.
    Aradan günler, hatta haftalar geçebilir. Veya saniyeler... 

    Solucan, zamanın geldiğine kanaat getirdiğinde, sessizce uyanır. Bu "doğru zaman", sentrifüj cihazlarında Uranyum'un saflaştırıldığı zamanlardır. Bu sırada, o sentrifüj cihazlarından birkaç tanesini hedef olarak belirler. Onlara erişimi kısıtlar, böylece insanlar bir sorun olduğunu fark etseler bile, sisteme müdahale edemezler. Mesela, kapatamazlar! En azından yeterince hızlı bir şekilde kapatma kararını alamazlar.

    İşte bu noktada solucan, sessiz sakin bir şekilde, bu sentrifüjlerin dönme hızını kontrol altına alır ve bozar. Ama birazcık bozar. Öyle abartılı miktarda değil. Sadece birazcık daha hızlı döndürür. Veya birazcık daha yavaş. Yani Uranyum'un başarılı bir şekilde saflaştırılması gereken sentrifüj parametrelerini birazcık bozacak kadar.
    Aynı zamanda, bu sentrifüj cihazlarının gaz basıncını yükseltir. Bu gaza UF6 adı verilir. Oldukça tehlikeli bir gazdır. Yine, bu UF6 gazının basınç miktarını birazcık bozar. Amaç, sentrifüj cihazlarının içinde bulunan bu gazın ufak taşlara (çakıllara) dönüşmesini sağlamaktır. Solucan, gaz basıncını, bunu sağlayacak noktaya getirir.
    Sorun şu: Sentrifüjler, gerekenden daha hızlı veya daha yavaş çalışmayı sevmezler. Tahmin edebileceğiniz gibi, aşırı yüksek hızda dönen bu cihazlar, içlerinde ufak çakıllar bulunmasından da hiç ama hiç hoşlanmazlar.

     
    Ama solucanın son bir numarası daha vardır. Diyoruz ya: Tam bir kötücül deha!
    Tüm bu yaptıklarına ek olarak, bulaştığı veri bilgisayarlarına da 21 saniyelik bir sahte görüntü iletir. Bu görüntüde, sentrifüjlerin normal bir şekilde çalıştığı gözükmektedir. Solucan, 21 saniyelik bu görüntüyü tekrar tekrar oynatır. Yani insan mühendisler, ekrana baktıklarında bu sahte görüntüyü görürler. Hiçbir sorun olmadığını düşünürler. Halbuki görüntü sahtedir. Solucan tarafından üretilmiştir.

    Şimdi... Düşünün ki bu Uranyum saflaştırma tesisinden siz sorumlusunuz. Her şey yolunda gözüküyor. Belki motorlardan birkaçının sesi alışageldiğinizin azıcık dışında; ancak bilgisayarlardaki tüm veriler normal sınırlarda ve hiçbir sıkıntı gözükmüyor. Ama sentrifüj cihazları durup dururken bozulmaya başlıyor. Rastgele gibi gözüken bir şekilde, bir şu cihaz bozuluyor, bir bu cihaz. Ancak bu bozulma, öyle aman aman bir bozulma, bir patlama, bir çatlama değil. Durmaksızın sorun çıkıyor. Buna bağlı olarak, üretebildiğiniz saflaştırılmış Uranyum miktarı sürekli düşüyor. Uranyum, işe yarar olması için, gerçek anlamıyla saf olmalıdır. Saflığını bozacak en ufak unsur bile tamamen işlevsiz hale getirebilir.
    Es
    Siz, bu tesisin başındaki kişi olarak, ne yapardınız? Her şeyi tekrar tekrar kontrol eder ve ettirirdiniz. Sorunun nerede olduğunu bir türlü anlayamazdınız. Hatta tesisteki her bir bilgisayarı sıfırlayabilirdiniz, yenilerini alabilirdiniz. Ama nafile... Sentrifüjleriniz her seferinde bozulurdu. Bunun nedenini tespit edebilmenizin ise hiçbir yolu olmazdı.
    Düşünsenize... Sizin yönetiminiz altında, yüzlerce, belki binlerce sentrifüjün yeniden üretilmesi gerekilirdi. Yerlerine yenileri konulsa da, bu yeni sentrifüjler de kısa bir süre sonra bozulmaya başlardı. Hepsi, sizin denetiminiz altındaki tesiste oluyor. Siz sorumlusunuz.
    Ve tüm bu anlattıklarımız, tarihimizde yaşandı!
    Tüm bunların bir bilgisayar solucanı nedeniyle olduğunu hayal etmek bile çok zor. İnsanlık tarihinde yazılmış en haince, en zeki bilgisayar solucanı... Kimin yazdığı bilinmiyor. Ne kadar para harcandığı bilinmiyor. Bilinen tek şey var: amacı. Amaç, bilinen tüm dijital savunma sistemlerini aşarak, ülkenizin nükleer silah programını yok etmek ve tüm bunları, hiçbir şekilde yakalanmadan yapmak.
    Tüm bu saydıklarımızdan sadece birisini yapmak bile ufak bir mucize ister.
    Hepsini, tek bir yazılımın yapabilmesi ise... Stuxnet isimli solucanın ve bu solucanın yazarlarının eseri.
     

    Keşif ve Ek Detaylar
    Bu solucanın varlığını ilk olarak Sergey Ulasen keşfetmiştir. Sonrasında detaylıca incelenen solucanla ilgili yukarıda verdiğimiz bazı temel bilgilere ulaşılmıştır. 1 Haziran 2012'de, The New York Times gazetesi, Stuxnet'in ABD ve İsrail'in George W. Bush altında başlatılan ve Barack Obama altında genişletilen "Olimpik Oyunlar Operasyonu"nun bir parçası olduğunu yazmıştır.
    Stuxnet, 2012 yılında İran'a tekrar saldırmış, bu defa güney bölgelerindeki tesisleri hedef almıştır. Eugene Kaspersky'nin iddiasına göre virüs, Rusya'daki bir nükleer tesise de bulaşmıştır. Ancak bu tesis, halka açık internete bağlı olmadığı için, sorun büyümeden kontrol altına alınabilmiştir.

    Symantec tarafından yapılan bir araştırmada, Stuxnet solucanının bulaştığı bilgisayaların %58.85'i İran'da, %18.22'si Endonezya'da, %8.31'i Hindistan'da, %2.57'si Azerbaycan'da, %1.56'sı ABD'de, % 1.28'i Pakistan'da, %9.2'si ise diğer ülkelerde olduğu belirtilmiştir.

    Kaynaklar ve İleri Okuma:
    1. Bu yazının büyük bir çoğunluğu, John Byrd tarafından Quora üzerinde yazılmıştır.
    2. Symantec
    3. Langner
    4. New York Times
    5. Wikipedia
  • «Acaba bir sevgilisi mi var?» diye düşünüyordu. İyi ama, kızlarla ilişki kurmak içi para gerek; oysa Pavel hemen tüm kazancını anasını bırakırdı. Böylece haftalar, aylar, yıllar geçti. İki .yıl. İki yıl sürdü bu sessiz, bu düşüncelerle ve gittikçe artan belirsiz korkularla dolu garip yaşantı.
  • Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler misin?
    -------------------
    Orijinal adı “Papillon” olan 1973 yapımı “Kelebek” filminin iki sahnesinde geçen şu replik, filmin ana temasını ortaya koymaya yetiyor aslında:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Bu meydan okumayı yapan Kelebek, birebir gerçek hayattan alınmış bir karakter. Zira filmde yaşanılan her şey, Henri Charriere adlı bir Fransız vatandaşının kendi hayatını kaleme aldığı “Papillon” adlı otobiyografi kitabından beyaz perdeye aktarılıyor.

    Henri Charriere, yani Kelebek’in bu kitabı yazma hikayesi de hayatı gibi enteresan. Cezaevinden kurtulduktan soma bir kitapçının çok satanlar reyonunda, bir mahkumun cezaevi hatıralarım kaleme aldığı bir kitap görür ve şaşırır. ‘Benim cezaevi hayatım bundan daha enteresan. Bunun daha iyisini yazarım ben. Bu ne ki?’ diye düşünüp kitabım yazmaya başlar. Profesyonel bir yazar olmamasına rağmen, kitabı sade ve içten bir uslupla yazması enteresan hayat hikayesiyle birleşince, “Papillon” umduğundan daha fazla ilgi görür. Kısa sürede 2 milyon satış rakamına ulaşır bu gerçek hayat hikayesi.
    Bu otobiyografik eser öyle imkansız ve heyecan dozu yüksek hadiselerle kuşatılmıştır ki, neredeyse insanın kitapta yazılanlara inanası gelmez ilk başta.

    Öyle ki bir kitab eleştirmeni, “Papillon” için şu sözleri sarf eder: “Eğer Henri Charriere kitabında yaşadığını iddia ettiği olayları gerçekten yaşadıysa ona helal olsun. Yok eğer yaşamadıysa da hayal gücüne helal olsun”…

    Peki kimdir Henri Charriere? Yahud, nam-ı diğer “Kelebek”? Charriere, Marsilya’da kendi yağında kavrulan bir tüccardır. Yani işinde gücünde bir Fransız vatandaşıdır.

    Charrierre’nin enteresan hayat hikayesi, muhitinde bir kadın satıcısının öldürülmesiyle başlar. Zira, öldürülen kadın satıcısını, ahlakî değerlere önem veren bir insan olduğu için Kelebek’in öldürdüğünü düşünür Fransız polisi. Kelebek, yakalanıp mahkeme huzuruna çıkardır. Bu cinayeti kendisinin işlemediğini söylese de mahkeme heyetini ikna edemez ve Fransız Guyanası’nda müebbete mahkum edilir.

    Kelebek’in bu cezayı aldıktan sonraki yaşadıklarım anlatmaya başlar Yönetmen Franklin J. Schaffner sinema filminde. Fakat, filmin başarısı için sadece Kelebek’in enteresan hayat hikayesine güvenmez yönetmen Schaffner. Bu filmi iki müthiş karakter oyuncusuyla domine eder. Biri, filmde Kelebek’e hayat verecek olan Steve McQueen, diğeri O’nun en yakın cezaevi arkadaşını oynayacak olan Dustin Hoffman.

    Film, Fransa anakarasından Fransız Guyanası’na gitmek üzere bir meydanda çırılçıplak toplanan mahkumlara konuşma yapan Vali’nin kadraja girmesiyle başlar. Vali konuşmasının sonunda şunu söyler orada derdest haldeki mahkumlara:

    – “Fransa’yı unutun ve elbiselerinizi giyin”..

    Bu söz, mahkumların bir daha anavatana geri dönemeyeceğinin işaretidir aslında. Zira Fransız Guyanası’ndaki adaya sadece müebbetlik mahkumlar yollanmaktadır. Ve oraya giden mahkumlar affedilse bile orasının malı olarak kalmaktadır. Orası için şu efsaneyi söylerler:

    “Buraya mahkum olarak girip de şimdiye kadar çıkan olmadı. Buradan sadece tek şekilde çıkılır. O da ölü olarak!”.

    İşte o Guyana’ya giden mahkumlar içinde kahramanımız Kelebek de (Steve McQueen) vardır. Mahkumlar gemiye bindirilmek üzere sokakların arasından götürülürken, pencerelere, balkonlara ve kapıların ağzına doluşmuş insan seli, bir tiyatro izler gibi bu sevkiyatı izlemektedir.

    O kalabalığın arasında Kelebek’in sevgilisi de vardır. Kadın o kalabalığı yararak bir adım ileriye atılır ve “Kelebek! Kelebek! Geri döneceksin Kelebek. Merak etme, geri döneceksin!” diye ağlamaklı bir sesle de olsa umut vermek ister kahramanımıza. Fakat, Kelebek’in hemen yanındaki tecrübeli bir mahkum, şu cümlesiyle daha başlamadan bitirir o umudu:

    “Hayır dönmeyeceksin!”..

    Lakin, Kelebek bir cümleyle umudu yerleyeksan olan insanlardan değildir. Öyle kolay teslim olmaya niyeti yoktur. Daha gemideyken firar etme planları yapmaya başlar.

    Kelebek, gemide uzun yıllar kendisine yol arkadaşlığı yapacak başka bir mahkum Louis Dega (Dustin Hofman) ile tanışır. Dega, devlet tahvillerinde sahtekarlık yapmış uluslararası bir kalpazandır.

    Kelebek ve Dega birbirine tamamen zıt karakterde iki insandır aslında.

    Zira Dega; teslimiyetçi, paranın satın alma gücüne boyun eğmiş, realist, şehirli bir zengindir. Yani amiyane tabirle kapitalist bir insandır.

    Kelebek ise, Dega’nın aksine, itaatsiz, paranın gücüne boyun eğmeyen, romantik ve köylü bir insandır.

    İçinde bulundukları zorlu ortam, birbirine zıt karakterdeki bu iki insanı bir araya getirir. Zira gidecekleri Guyana’da ayakta kalmaları için Dega’nın nüfuzu ve parasına, Kelebek’in bileği ve zekasına ihtiyaçları vardı. İlk başlarda sanki ticarî birlikteliği andıran bu arkadaşlık, gün geçtikçe yıllar sürecek sarsılmaz bir dostluğa dönüşecektir.

    Götürüldükleri Guyana’daki cezaevi müdürünün, yeni gelen mahkumlara hitap etmek için söylediği şu sözler, oradaki cehennem günlerinin bir fragmanı niteliğindedir adeta:

    – “Biz sizi rahipler gibi konuşarak tedavi etmeyiz. Burada tehlikeli insanları zararsız insanlara çeviriyoruz. Bunu da sizi kırarak yapıyoruz. Beyninizi kırarak… Size sunduklarımızla yetinin ve tükettiğinizden daha az acı çekin!”..

    Fakat kahramanımız Kelebek’in ona sunulanlarla yetinmeye hiç niyeti yoktur. Ve ilk kaçışım sahneye koyar. Aslında planlanmış bir firar teşebbüsü değildir bu. Spontan bir şekilde gelişir her şey. Cezaevi dışında timsahların olduğu bir nehirde çok tehlikeli şartlarda çalıştırılmakta-dırlar. O zoraki mesai günlerinden birinde, Kelebek’in dostu Dega’nın ayağı takılır ve nehre düşer. Bunu gören gardiyanlardan biri, ‘Niye düştün (!)’ diye Dega’yı dövmeye başlar. Dostunun dövülmesine yüreği el-vermeyen Kelebek, o gardiyana saldırır ve yere serer. Akabinde ortalık karışır ve o hengamenin kendine sunduğu firar fırsatım değerlendirerek oradan firar eder.

    Kaçmadan günler önce oradaki bir mahkumdan aldığı bilgiyle bir tüccarın yanma gider. Fakat, bu paragöz tüccar onu ele verir. Kelebek’i, para karşılığında cezaevinden kaçanların peşine düşen insan avcılarına teslim eder. Ve bu spontan olarak gelişen ilk firar tecrübesi başlamadan sona erer.

    Daha başlamadan biten bu firar teşebbüsü ona pahalıya mal olur. Zira oradan ilk firar teşebbüsünün cezası, en ağır şartlarda 2 yıl aralıksız hücre cezasıdır. Kelebek, girenlerin çoğunun bir daha gün yüzü görmeden ölüp gittiği “sessiz ölüm” hücrelerine atılır. O hücrelerin en büyük özelliği, izole edilmiş sessizlik halidir. Kelebek, bu durum için şu ifadeleri kullanır:

    – “Çinliler, işkence için mahkumun başına düşen su damlalarım keşfetmişler. Fransızlar ise sessizliği!”..

    Hücreye girer girmez ileri geri adım atar Kelebek. Topu topu 5 adımdır hücrenin genişliği. 5 adım ileri 5 adım geri volta atmaya başlar. Volta atarken şunları haykırır yüreğinden:

    – “Bir iki üç dört beş dönüş. Bir iki üç dört beş dönüş: Yürüyorum, durmak yorulmak bilmeden hırsla yürüyorum. Genellikle gevşek olan bacaklarım bugün gergin. Başıma gelenlerden soma sanki bir şey ezmek ister gibiyim. Ayaklarımla neyi ezebilirim ki? Altımda betondan başka şey yok. Hayır böyle yürümekle pek çok şeyi ezebiliyorum. Yönetime hoş görünmek için bu kadar alçalabilen doktorun ödlekliğini eziyorum. Başka bir sınıfın acı ve sıkıntılarına kayıtsız kalan bir sınıf insanın kayıtsızlığım eziyorum. Fransız halkının cehaletini, iki yılda bir Saint Martin de R6’den yola çıkan insan yükünün nereye gittiğim ve nasıl olduğunu düşünmeyecek kadar ilgi ve meraktan yoksunluğunu eziyorum. Belirli bir ceza işlediği gerekçesiyle bir adam hakkında patırtılı yazılar yazan polis muhabirlerinin birkaç ay sonra aynı adamın varlığını bile unutabilmelerini eziyorum.

    Günah çıkaranları dinleyen, kürek cehenneminde olup bitenleri bildikleri halde susan Katolik papazlarım eziyorum. Suçlayanla kendini savunan arasında bir ‘hitabet oyunu’ halini alan ceza muhakemeleri usulünü eziyorum. ‘Durdurun kuru giyotininizi, yönetime bağlı memurların kollektif sadizmine bir son verin!’ demek için sesini yükseltmeyen ‘İnsan hakları Kuruluşu’nu çiğniyorum. Hiçbir örgüt yahut kuruluşun, bu yöntemin sorumlularını sorguya çekip, çürüme yolunda iki yılda bir neden mahkumların yüzde sekseninin yok olduğunu sormayışını çiğniyorum. İntihar, düşkünlük, devamlı açlık, skorbüt, verem, delilik ve erken bunama teşhisleriyle imzalanmış resmî ölüm raporlarım çiğniyorum. Kim bilir daha neler eziyorum ayaklarımın altında? Ama bütün bu olup bitenlerden sonra, herhalde eskisi gibi yürümüyor, her adımda bir şeyler çiğniyorum.

    Bir iki üç dört beş… Ve saatler… ağır ağır akıp geçerken yorgunluk sessiz isyanımı bastırıyor.”

    Bu hücrede mahkumlara doyacakları kadar değil, ancak ölmeyecekleri kadar yemek verilmektedir. Hasta olsalar dahi hücrenin kapısı hiç açılmaz. Oraya giren mahkum, ta ki 2 yıllık hücre cezası bitene kadar o hücrenin 4 duvarından başka bir şey göremez.

    Orada sayım, mahkumların her sabah kelleleri girecek kadar delikten kafalarını dışarıya çıkarmaları suretiyle yapılmaktadır. O sayımlardan birinde, Kelebek’in yan hücresinde kalan bir mahkum, kendini motive etmek için Kelebek’e seslenerek

    “Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler inisin?” diye yalvarması, oradaki mahkumların nasıl bir ruh halinde olduğunu göstermesi açısından ipucu verir.

    Kelebek, o mahkuma “Dostum çok iyi görünüyorsun!” diye moral verse de, bu moral o mah-kumu uzun süre hücrede yaşatmaya yetmez ve bir süre sonra o mahkum hayatım kaybeder.

    Dega, dostu Kelebek’i hücrede sahipsiz bırakmaz ve gardiyanlara rüşvet vererek, ayakta kalabilmesi için ona Hindistan cevizi gibi direnç verici meyvalar yollar. Kelebek, ilk zamanlar bu meyvaları yiyerek ayakta kalır. Orada kendini bırakmaz. Kah spor yapar, kah beynini çalıştıracak matematik hesapları yapar kafasından. Dış dünyaya dair hiçbir emarenin olmadığı o daracık hücrede, 24 saati dolu dolu yaşar adeta. Hatta öyle ki, mahkumları gözetlemek için tepelerinden açılan ızgaralı bölmeye doğru haykırarak idareye meydan okur bir gün:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Fakat bu meydan okuma günleri çok fazla sürmez. Zira, cezaevi yönetimi ona dışarıdan yiyecek yardımı yapıldığını fark eder ve bu yardımı kimin yaptığım ondan öğrenmek ister. Kahramanımız tüm işkencelere rağmen dostu Dega’yı satmaz. Bunun üzerine Müdür, verilen az miktardaki günlük tayının daha da azaltılarak yarıya düşürülmesini emreder.

    Bu aslında Kelebek’in zamana yayılmış ölüm ilamıdır. Zira, oraya giren mahkumların neredeyse yarısı 2 senelik cezalarım dolduramadan gıdasızlıktan ölüp gitmektedir zaten. Bunun üstüne bir de tayınının yarıya düşürülmesi, artık onun çok kısa sürede hayata veda etmesi demek olacaktır.

    Artık çok zor günler beklemektedir Kelebek’i. Gün geçtikçe vücudu zayıflamakta, vücudu zayıfladıkça da direnci kırılmaktadır. Kınlan direnci ruhî durumuna da sirayet eder. Öyle ki, artık akıl sağlığım yitirme sınırında gezmektedir. Bu durumu, gördüğü rüyalarına da tesir eder. Enteresan rüyalar görmeye başlar. Şuuraltına yolculuk yapmaya başlar bazı geceler. Geçmişine gidip, bazı hadiselerle yüzleştirdiğini görür.

    O rüyalardan birinde, kendini kızgın çöller ortasında mahkeme heyetinin karşısında bulur. Mahkeme heyetinin reisi, ondan son savunmasını yapmasını ister. Tam o esnada, şu diyalog geçer aralarında:

    – “Kelebek: Ben masumum. O pezevengi ben öldürmedim.

    Hakim: Bu doğru. Ama senin suçunun onun ölümüyle ilgisi yok. Kelebek: Nedir peki benim suçum?

    Hakim: Senin suçun daha büyük. Seni harcanmış, boşa geçen bir ömürden dolayı suçluyorum.”

    Hücrede haftalar aylar geçer. Müdür’ün her gün kendisini sıkıştırıp, şartlarım iyileştirmesi teklifine rağmen, dostu Dega’yı ele vermez. Gitgide erimeye başlar hücrede. Öyle ki, dişleri bile dökülmeye başlar vitaminsizlikten. Artık yapacak bir şey yoktur. Son çare olarak böcek yemeye karar verir. Yakaladığı böcekleri, su dolu tasının içine katarak böcek çorbası yapar ve onunla beslenmeye çalışır. Dostunu satmamak için, adeta kendi hayatım ortaya koyar.

    Daha birkaç ay önce tanıştığı bir insan için kendini feda etmekten geri durmaz.
    Müthiş bir insanlık dersi verir bize Kelebek. Kendisine pahalıya mal olacak bir insanlık dersi hem de. Daha bırakın tehlikeyi, boşboğazlığından en yakın dostunu bile satmaya teşne olan bizlere, akademik mikyasta bir insanlık konferansı verir adeta bu hücrede.

    Bir gün hücresinin kapısı açılır. Kelebek cansız bir şekilde hücrenin ortasında yatmaktadır. Gözlerinin feri yoktur, o yüzden gelenlerin kim olduğunu göremez. Gelen, cezaevi müdürüdür. Zira, Kelebek’in 2 yıllık hücre cezası sona ermiştir. Gardiyanlar onu omuzlarından tutarak hüc-reden çıkarır ve revire götürürler. Kelebek bu ölüm odasından sağ salim çıkmayı başarmıştır.

    Dostu Dega, Kelebek’i görünce sevinçten ağlamaya başlar. Fakat sevinci ona kavuşmasından ziyade, dostunun kendi hayatim ortaya koyarak onu idareye satmamasınadır. Bu insanlık ifadesi, onu derinden etkilemiştir. Zira, şimdiye kadar en yakınları da dahil olmak üzere, hiç kimse Dega için kendini riske atmamıştır.

    Kısa sürede kendini toparlayan Kelebek, tekrar firar planlan yapmaya başlar. Dostu Dega, parasının gücüyle dışında bir tekne ayarlar Kelebek ve bir diğer arkadaşı için. Fakat kendisi kaçmayı düşünmez. Zira risk almadan yaşamayı seçen bir insandır Dega. Yakalanıp öldürülmekten korkmaktadır. Dışarıda yakalanıp öldürülme tehlikesiyle yaşamaktansa, içeride risksiz bir şekilde ömrünün sonuna kadar yaşamayı yeğler. Oysa Kelebek öyle değildir. Kendisine takılan Kelebek lakabının neden konulduğunu gösterircesine yaşar. Kelebekler kısa yaşar ama hür ölür. O, uzun ve esaret altında yaşamaktansa, kısa fakat özgür olarak yaşamayı tercih eder.

    Dega’yı kaçmaya ikna etmek için “Beni öldürebilirler, ama sana sahipler!” der Kelebek. Fakat yine de Dega’nın fikri değişmez ve firar planlarına dahil olmaz.

    Ancak, işler Dega’nın düşündüğü gibi cereyan etmez. Hayat hesaba gelmez. Zira, firar gecesi Kelebek’e yardım eden Dega’yı gardiyanlardan biri görür ve o da onu etkisiz hale getirmek zorunda kalır. Kendisi de geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir artık. Orada kalırsa her halu-karda ceza alacağım düşünerek, istemeden de olsa bu firara dahil olur.

    Kelebek, Dega ve diğer mahkum, sağ salim cezaevi dışına kaçmayı başarırlar. Ne var ki, kendilerini o adadan uzaklaştıracak tekneye vardıklarında sükutu hayale uğrarlar. Zira, tekne hareket edemeyecek kadar harap haldedir. Onunla oradan kaçmaları imkansızdır. Kaçmaları için tonlarca para verdikleri adam kazık atmıştır onlara.

    Yaya olarak günlerce kıyı şeridi boyunca yürüdükten soma, Cüzzamlılar Adası’na denk gelirler. Çaresiz olarak, sadece cüzzamlılarm yaşadığı bu adada yaşamaya başlarlar. O adanın Reis’inin kalbini kazanırlar. Onlara değerli elmaslar verir Reis. Onlar da o elmaslarla güzel bir tekne alıp Venezuela’ya kaçarlar.

    Fakat burada Kelebek’in dostu Dega ve diğer mahkum yakayı ele verir. Kelebek artık tek başına firar etmek zorundadır. Guajiro Kızılderililerinin yaşadığı bir köye kendini atan Kelebek, burada çok uzun bir süre yaşar. Yakalanmadan uzun zaman kendini orada muhafaza eden kahramanımız, oradan da ayrılarak bir manastıra sığınır.

    Fakat bu uzun süreli kaçışın son durağı olur o manastır. Zira, başrahibe onu ihbar ederek Fransız polisine yakalatır. Ve tekrar Fransız Guyana’sındaki kaldığı hapishaneye geri götürülür.

    Artık işi çok daha zordur Kelebek’in. Zira ikinci firar teşebbüsünü yaptığı için hücre cezası katlanır. 5 yıl “sessiz ölüm hücresi” cezasına mahkum edilir.

    Ne var ki, ilk hücre cezasındaki tecrübelerinin yardımıyla, 5 yıllık tecrit cezasını tamamlar ve iyice yaşlanmış olarak o hücreden de çıkar. O hücreye girdiğinde simsiyah olan saçları, kar beyazına boyanmıştır. Yürümekte güçlük çekmektedir. Tüm bunlara rağmen, orada ölmeye niyeti yoktur. Daha hücreden çıkar çıkmaz firar planları yapmaya başlamıştır.

    Cezaevi idaresi, onu ömrünün sonuna kadar geçireceği “Şeytan Adası”na yollar. Orası dört tarafı okyanusla çevrili küçük bir sürgün adaşıdır. Cezaevinde uzun yıllar yatıp yaşlananları oraya yollamaktadır Guyana idarecileri. Orada her mahkumun tek göz kulübesi vardır. Gündüz bahçe işiyle uğraşan mahkumlar, gece o kulübelerde kalmak tadır. Yani bir çeşit açık cezaevi gibidir orası. Guyana’da kalan birçok mahkum oraya gitmek için can atmakta, müdüre rüşvet olarak bir ton para vermektedir.

    Fakat kahramanımız için, onların gözetimi altında olan her yer cezaevidir. Esaret esarettir. Ne kadar iyi şartlarda olursa olsun, yine de oradan kaçmayı kafasına koyar daha yolda giderken.

    Kelebek, adaya gider gitmez, henüz kalacağı kulübeyi bile görmeden, sağı solu kolaçan etmeye başlar. Oradan nasıl firar edebileceğini hesabım yapmaya başlar. İlk günden başlamıştır firar mesaisine.

    Lakin buradan firar etmek imkansızdır. Zira adarım dört bir yanı kayalıklarla çevrili uçurumlarla doludur. Uçurumların denize yüksekliği en az 100 metredir.

    Tam o esnada dostu Dega’yı görür. Fakat dostu Dega hiç iyi görünmüyordur. Zira akıl sağlığını yitirmiş gibidir. İki eski dost kucaklaşırlar. Dega’nın, yıllar sonra karşılaştığı Kelebek’e, tuhaf şekilde, “Elimde fazla domates tohumları var. Belki sen de kendi bahçeni kurmak istersin” demesi, teslimiyeti çoktan kabul ettiğini gösterir. Fakat Kelebek’in ne tohum ekmeye ne bahçe kurmaya niyeti vardır. Dega’nın bu teslimiyetçi haline kızsa da, ona acıdığından dolayı sesini çıkarmaz ve çaresizce kayalıkların önüne giderek, elindeki Hindistan cevizini yemeye başlar. Meyvanın içi bitince de kabuğunu okyanusa atar.

    Fakat tam o anda tesadüfen bir şey keşfeder. Okyanusa fırlattığı Hindistan cevizinin, dalgaların yardımıyla önce kıyıya vurduğunu, ardından okyanusun ortasına doğru açıldığını görür. Bunun üzerine, hesap yapmak için, bir Hindistan cevizi daha atar okyanusa. Ve o Hindistan cevizi de aynı şekilde uzaklaşır kıyıdan. Kıyıdan uzaklaştıran dalga 7. frekanstır. Yani her 6 dalga kıyıya vurduktan soma, 7. dalga okyanusa doğru atıp savurmaktadır. Söz konusu 7. dalgayı hesap ederek kayalıklardan aşağı atlarsalar, oradan kaçıp kurtulacaklardır.

    Hemen dostu Dega’yla birlikte 2 tane torba sal yapar. Yani bir çuvalın içine denize batmayacak ağırlıkta Hindistan cevizlerini doldurarak, ilkel bir sal imal ederler.

    Kelebek ve Dega okyanusa atlamadan önce birbirlerine sarılırlar. İki dostun, ömürlerinin sonuna kadar son görüştükleri andır bu. Bir daha birbirlerini göremeyeceklerdir. Zira, Dega’nın okyanusa atlamaya niyeti yoktur. O okyanustan sağ salim kaçıp kurtulan olmamıştır. Kelebek, onun peşinden Dega’nın atlamayacağını biliyordur aslmda. Ama sanki sözleşmiş gibi, ikisi de birbirine bu durumu hissettirmez.

    Ve Kelebek, tam 7. frekansın kıyıya yaklaştığı esnada, ilkel salıyla birlikte okyanusa atlar. Dega, beklendiği üzere, atlamaya cesaret edemez ve geri kalan ömrünü Şeytan Adası’nda tamamlamaya devam eder.

    Kelebek, kendisini oradan kurtaran ilkel salının üzerinde, Şeytan Adası’na doğru son bir kez bakar ve onlara şöyle haykırır:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Kelebek, Şeytan Adası’ndan kaçmamıştır sadece. Teslimiyetten kaçıp kurtarmıştır kendini. Teslim olmamıştır beşerî sistemlerin insanlara zorla dayattığı zorba kanunlara. Hukuk koyucuların kendi hukuklarına bile riayet etmediği adalet sistemine boyun eğmemiştir.
    Zira, firar etmek, sadece kaçmak değil, mücadele etmenin başka bir yoldan devam edişidir!..

    Not: Bu inceleme için wordpress com'dan alıntı yaptım.
  • Günaydınn herkese iyi huzurlu Ve mutlu haftalar 🙏🏼
  • İyi geceler, hayırlı haftalar arkadaşlar :) Allah rahatlık Versin. :)