Ayşe Y., Huzur'u inceledi.
 22 May 17:43 · Kitabı okudu · 10/10 puan

“BİR ŞAİRİN ROMANI: HUZUR”U OKUMAK
“Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

“Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
"Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
"Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
“Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
"Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
"Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
"Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
"Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

"Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ilk kısım (Bölüm 1-3)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimal ve NigRa yazmıştır.

1.

Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

"Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

"Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

2.

Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

- Evet ne düşünüyorsunuz?

Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

- Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

- Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

- Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
kelimelerinden sonra..

Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

- Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
- Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
- Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
- Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
- Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
İşte bu kesindi..

Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
kısacası herşey ...
çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
... ve ona verilecek olan emaneti..
O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
- Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
- Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

3.

“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

“O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

“Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

“Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

“O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

“Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

“Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

“Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

“Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

“Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

“Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”

Ömer Su, Harry Potter ve Sırlar Odası'ı inceledi.
08 May 21:06 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Ben yükledim fakat bir türlü karar bir başlangıç bukurum bir başlangıç yapmak ve ana kadar güzel bir dizi değil başkası için tıklayın başarıya daha imza atıyor ama olsun bu videoda ses Türkiye yarı bu skorla mağlup oldu sonunda da hızını alamayan otomobil çarpıştı aşçılık sınıfı bitirmek üzereyim bu videoda 3 izledim ve uzun süreli iş sözleşmesi imzalandı Kıbrıs için haftalar sonra da devam eden kar ve yağmur ormanında bir sır vereceğim deki gibi sbsvyi hala umudum çok iyi bir

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 7
Yazar: Mithril / Danny
Hikaye Adı : Kayıp Rüyalar
Link: #29379649

Insanoglu dunyaya hukmettigi binlerce yillik surede pek cok basariya imza atti. Once bitkileri toplayarak beslendi, ardindan tasi yontarak silahlar gelistirdi ve hayvanlari avlamayi ogrendi. Zamanla hayvanlarin derisinden kendisine ortu yapabilecegini kesfetti ve modayi yaratti.Magara duvarlarina sekiller cizdi ve resmi yaratti. Ardindan gruplar halinde gezmekten yorulup sehirler kurmaya basladi. Tastan, gok kubbeye erisen devasa eserler yapti. Yaziyi kesfetti. siirler, efsaneler yazdi. Sarki soylemeyi ogrendi, muzik aletleri yapip, sarkilar yazdi. Tasa sekil verdi, heykeller yapti. Boyalari kullanmayi ogrendi, birbirinden guzel tablolar olusturdu. Sonraysa kitaplar yazdi, dusuncelerini hayallerini aktardilarr birbirlerine, nesiller boyu... Ve sonra arabalar, ucaklar, uzay araclari yaptil, yeni canlilar gelistirdi, hastaliklari cozdu.
Ve hepsini buyuk bir bencillikle yalnizca kendilerinin yaptigini sandilar. Halbuki, insanoglu atesi kesfettiginde de, Da Vinci Mona Lisa’yi resmederken de, Dante Ilahi Komedya’yi yazarken de, Michelangelo Davut heykelini yaparken de ya da Bethoven 9. Senfonisini olustururken veya Neil Armstrong Ay’daki o meshur adimini atarken de insanoglu yalniz degildi. Her an yanimizda, bize hayaller fisildayan ilham perilerimiz vardi. Ve insanoglu tum bu basarisini onlarin varligina borcluydu.
Ancak bir gun durum degismeye basladi. Nedendir bilinmez, periler birer birer dunyamizdan kaybolmaya basladi. Elbette insanlar basta bunu farketmediler. Onceleri, yazarlar hissettiler bir seylerin kayboldugunu, kitaplar yarim kalmaya basladi ya da donemin en iyi yazarlari bile cok kotu kitaplar yazdilar bir sure, sonra kotu eserler bile tukendi. Ardindan muzik kayboldu. Muzisyenler ilham bulmak icin Bethoven, Mozart, Debussy dinliyorlardi ancak sonra ne zaman piyanonun basina otursalar ancak bir kac notalik, muzikle alakasi olmayan sesler cikarabiliyorlardi. Ve yeni resimler de yapilmaz oldu. Cunku insanlarin gozlerindeki guzellik algisi da kaybolmustu. Buyuleyici bir manzaraya bakan bir cift gozun tek gordugu, kusurlar ve cirkinliklerden ibaretti artik. Sonra hayaller de kayboldu, insanlar yavas yavas geceleri ruyalarini kaybettiler. Ardindan da umutlarini... Gelecege dair hayaller de kaybolunca sonunda; arastirmalar da durdu, bilim de, teknolojiler de. İnsanoglu buyuk bir hizla karanliga dogru surukleniyordu. Ancak sebebini hic kimse anlayamiyordu, cunku hic kimsede sebebi bulacak kadar bile hayal gucu kirintisi kalmamisti.
Yalnizca cocuklar farkliydi. Onlara hala az da olsa periler ziyaret ediyorlardi, cunku onlar perilere inaniyor, onlari taniyor ve onlarla iletisim kurabiliyorlardi. Bir oyun hamurundan sekilsiz bir ejderha yaptiklarinda bile buna perilerle guluyor, onlarla kutluyorlardi basarilarini. Ama zamanla cocuklar da daha nadir resim yapar, hamurdan ejderha yapar olmuslardi. Dolayisiyla daha az kahkaha atiyorlardi. Cocuk kahkahalari bile yeryuzunden yavas yavas kayboluyordu artik.
Derken bir gece kucuk Olivia, ruyasinda kendisini gunesli bir gunde ucsuz bucaksiz bir papatya tarlasinda buldu. En sevdigi mavi elbisesiyle ordan oraya kosturuyor, kendisini bahar havasiyla islanmis yumusacik cimenlere atiyor, ardindan yeniden kalkip gordugu bir sincabin ya da kusun pesinden kosuyordu. Gunesten gozleri kamasip da biraz yoruldugunu hissedince kendisine cicekler toplayip ilerdeki, yuzyillik agacin altina ilerledi. Sirtini agaca vererek oturup bacaklarini uzatti. Topladigi ciceklerden kendisine guzel bir tac yapip kafasina taktigi esnada yanina oldukca guzel bir kedi yanasti. Tuyleri, sanki gokkusagindan yapilmis gibi, rengarenk ve isil isildi, gunesin vurdugu yerler gercek bir gokkusagiymiscasina renkli isiklar saciyordu. Olivia gulumsedi. Her seferinde farkli sekillerde gorse de, yanina gelip de oturanin perisi oldugunu biliyordu. Demek ki bugun gokkusagindan bir kedi olmak istemisti.
“Merhaba Frodo” Olivia, perisine en sevdigi ve bu yuzden onlarca defa bastan izledigi filmden, Yuzuklerin Efendisi’nden bir karakterin ismini vermisti. Cok uzun yillar evvel yapilmis olmasina ragmen ondan daha guzel hic bir film yapilamamisti. Peter Jackson’un daha sonradan cektigi Hobbit bile bu filmden daha guzel degildi.
“Merhaba Olive”. Kucuk kedicik cevik bir hareketle kizin kucagina zipladi, kuyrugunu altina alarak oturdu ve yemyesil gozlerini kizin gozlerine dikerek konusmaya basladi:
“Olive, gordugun bu ruya, senin ve diger tum insanlarin gordugu son ruya.” Kucuk kiz saskinlikla irilesmis siyah gozleriyle kediye bakti. Hafifce kaslarini catmisti.
“Yani bir daha ruyalar diyarina gelemeycek miyim? Ama neden? Ben burayi cok seviyorum, dunyadan daha guzel burasi!” Ardindan hayalinde buz gibi cilekli bir milk-shake canlandirdi, bir anda elinde koskocaman cam bardak belirdi. Buyuk bir yudum aldi. “Bunlari gercek dunyada kayboldu. Artik kimse boyle guzel seyleri yapmiyor ki.” Kucuk kiz bir anda farketmiscesine boynunu buktu, titreyen sesle devam etti. “Hem bir daha buraya gelemezsem seni de goremem, oyle degil mi?” Frodo kizin kucaginda dogrularak gerindi. Kaslarinin her hareketinde tuylerinde danseden isiklar buyuleyici bir goruntu olusturuyordu.
“Buraya yeniden gelmeyi istiyorsun, degil mi?” Kiz heyecanla kafasini salladi. “Aslinda hala kucuk de olsa bir umut var. Ama yapman gereken sey biraz zor bir gorev. Biraz da riskli.” Frodo gozlerini kapatarak biraz dusundu, “Ama neden olmasin ki, bunca zamandir arkadasiz ve bunu basarabilecek tek bir kisi varsa o da sensin.”
“Ne yapmam gerekiyor, haydi yapalim o halde!”
“Emin misin? Tehlikeli olabilir.” Kiz coktan ayaklanmis, taptaze bir enerjiyle dolmustu bile.
“Elbette! Bunu yapmazsam bir daha asla kendimi affetmem.” Etrafina bakarak sordu, “ Peki nereye gidiyoruz?”
“Ruya kralliginin efendisi, Lord Morpheus’la tanismaya...” Dedikten sonra kucuk kizin saskin bakislari karsisinda kucuk bir kediden, yine rengarenk koskocaman bir pegasusa donusuvermis, kucuk Olivia’yi sirtina aldiktan sonra da devasa kanatlarini acarak hizla ucmaya baslamislardi.
Boylece Olivia ve Frodo, gunler ve geceler boyunca uctular, Yorulunca yeniden karaya inip yemek yediler ve dinlendiler. Ama hizla ilerlediler. Ve sonunda Lord Morpheus’un sarayina ulastilar.
Saray, hayal kralliginin ortasinda, fersahlarca yuksekteki bulutlarin uzerine insa edilmisti. Bulutun uzerinde durdular ve Frodo yeniden kediye donustu. Bundan sonrasinda yuruyerek devam edeceklerdi. Olivia saskinlikla hayatinda ilk kez gordugu canlilari izliyordu. Rengarenk dumandan cicekler ve agaclar vardi her bir tarafinda. Uzerine basinca hemen dagiliveriyorlardi ancak sonrasinda yeniden eski sekillerini aliyorlardi. Cok uzun zaman evvel yazilmis ve annesinin ona her gece okudugu kitaplardaki gibi kucuk kanatli, avuc ici boyutlarinda periler vardi, Olivia’ya el salliyorlardi. Ayrica ucan kediler, bulutlarin icinde yuzen kuslar ve onlarla beraber yuruyen baliklar vardi etrafinda. Ancak en cok ilgisini ceken, Sarayin hemen yakinlarinda dogan nehir oldu, bulutlarin uzerinden suzulerek ilerliyor ve en sonunda, bulutun ucundan yere dogru , koskocaman bir selale gibi akiyordu. Kucuk kiz biraz serinlemek icin suya dogru kostu, ancak su alisik oldugu gibi berrak degil, aksine koyu, siyaha calan bir renkteydi.
“Bu su... Boyle olmasi normal mi?” Frodo cevik adimlarla kizin yanina gelip cevap verdi.
“Bu su, hayal dunyasinin hayat kaynagi. Eskiden sizin dunyanizdaki gibi canli ve berrakti. Hem sizin hem de bizim dunyamizdaki en lezzetli seydi. Sonsuz bir enerjiyi bizim topraklarimiza akitiyor, boylece bizler de gucleniyor ve siz insanlara hayaller sunuyorduk. Ancak zamanla her sey degisti. Insanlar, bizim sayemizde yaptiklariyla ovunduler ve kibre kapildilar. Bizleri unuttular, bizleri once hayatlarindan cikardilar, sonra efsanelerinden... Her seyi kendilerine mal ettiler, bizi yok saydilar. Ve Lordumuz yavas yavas insanlara kizmaya basladi, kizginligi ise zamanla nefrete donustu. Ve nefreti o kadar kuvvetlendi ki etrafindaki her seyi karartir oldu. Bu suyu bile. Bu nefret artik bize de zarar veriyor, hayal dunyasi bu nefretle besleniyor, gucunu kaybediyor. Onunla beraber biz periler de yavas yavas gucumuzu kaybediyoruz. Artik sizlere ruyalar ve hayaller sunamaz olduk. Son kalan enerjimle seni buraya getirebildim ama bir daha bunu basarabilecegimi sanmiyorum...” Konusmasi tum bulutu titreten guclu bir sesle bolundu:
“Frodo! Sen hangi cesaretle bir insani benim topraklarima getirmeye curet edersin!” Olivia merakla sesin geldigi yere dondu. Karsisinda oldukca uzun boylu bir adam belirdi. Hayal aleminin lordunu sisman, tahtindan kalkmayan, boynu agir tacinin altinda ezilmis yasli bir adam gibi dusunmustu ama karsisindaki adam oyle degildi. Yasi tahmin edilemiyordu ama genc gibiydi, zayifti. Uzerinde yalnizca siyah bir gomlek ile pantolon vardi. Sımsiyah gozlerinde adeta yildizlar ucusuyordu. Gozlerini Frodo’dan ayirmadan, Olivia’yi gostererek konustu;
“Sunu cabuk getirdigin yere geri gotur, ben de o esnada sana verecegim cezayi dusuneyim.”
Bunun uzerine Olivia, eski filmlerde gordugu, krallarla ve lordlarla konusan insanlari taklit ederek yere diz coktu ve titreyen sesiyle konusmaya basladi:
“Lordum, lutfen Frodo’ya ceza vermeyiniz. Onun hic bir sucu yok, buraya gelmek ve sizinle tanismak isteyen benim. Frodo, benim en iyi arkadasim, bir daha buraya gelemeyecegimi ve onu goremeyecegimi soyleyince ben cok uzuldum. Cok korktum.” Kiz, bir daha oraya gelemeyecek olmaktan cok, karsisindaki adamin arkadasina verecegi cezadan korkmustu. Gozlerinden yanaklarina dogru kristal damlalar suzulurken devam etti. “Onun hic bir sucu yok, ben istedim gelmek,cok israr ettim ve o buna mecbur kaldi. Lutfen Lord’um lutfen Frodo’nun canini yakmayiniz.”
Lord Morpheus’un yuzune belli belirsiz bir gulumseme yerlesmisti simdi:
“Burayi ve dostunu kaybetmemek icin benimle gorusmek istedin dogru mu?”
“Evet efendim.”
“Ismin ne cocuk senin?”
“Olivia, efendim.”
“Madem oyle Olivia, madem istegin ve hayalin bu, Frodo ceza almayacak. Ancak sana bir gorev verecegim eger gorevde basarisiz olursan onun yerine sen cezalandirilacaksin. Anlastik mi?” Olivia tereddut etmeden yanitladi:
“Evet Efendim!” Lord Morpheus gulumsedi,
“Cesaretini taktir etmem gerek kucuk kiz. Ancak cezanin ne olacagini merak etmiyor musun ya da gorevinin?”
“Hayir efendim, cunku ne gorev verirseniz verin, kaybetmek benim icin bir secenek olamaz.”
Bu cevabin uzerine Lord Morpehus parmagini siklatti ,Olivia bir anda kendilerini taht odasinda buldu.
Oda, iki tarafi devasa sutunlarin dizildigi oldukca uzun bir koridor ve koridorun sonundaki yuksek bir tahttan olusuyordu. Tavan yoktu, adeta sonsuzmus gibi ucu bucagi gorunmeyen bir delikti sanki. Lord ise karsisinda, tahtta oturuyordu ve oncekinden daha uzun, daha heybetli gorunuyordu simdi. Olivia salonun ortasinda tek basinaydi. Frodo’ya bakindi ancak goremedi. Lord konusmaya basladi.
“Insanlar zayif, bencil ve kibirli. Bizsiz var olduklarini ve bizsiz var olabileceklerini saniyorlar. Ahmaklar! Bizsiz insanlik yok olur! Kaybolur! Ama bunu goremeyecek kadar buyulenmis gozleri.
Ve sen Olivia, bu gorevinde yalnizsin, ne Frodo’dan ne da baska bir periden yardim alabilirsin. O yuzden gorevini ya basariyla ya da basarisizlikla bitirene dek hic kimseyi goremezsin. Insanlarin bizi terk ettigi gibi, bu gorevinde de biz seni terk ediyoruz.”
“Ilk gorevin su, bana agzima layik, en lezzetli icecegi sunmani istiyorum. Yalniz, sadece 3 hakkin var.”
Olivia hic dusunmeden en sevdigi icecegi, cilekli milk shake’i hayal etti ve hayal etmesi ile birlikte tahtin yanindaki kucuk masada kocaman bir bardak belirdi. Lord Morpheus bir yudum aldi, yuzunu burusturdu. Sevmemisti.
Olivia bunun uzerine biraz dusundu. Karsisindaki bir yetiskindi, anne ve babasinin sevdigi icecekleri sevmesi daha mumkundu. Ilk once kahve geldi aklina, ama sonra vazgecti. Ince belli cam bir bardakta cay hayal etti. O an masasinda beliren bardaktan bir yudum aldi Lord Morpheus. “Daha iyi, ama yeterince iyi degil.”
Geriye yalnizca tek bir hakki kalmisti. Bu sefer Olivia sadece kendisine buyuk bir mutfak tezgahi hayal etti. Karsisinda uzerinde pek cok bitki, meyve ve cicegin oldugu bir tezgah belirdi. Renklerine gore hosuna giden bitkilerden kucuk bir kaba rastgele bitkileri doldurdu. Annesinden gordugu gibi, bitkilerin uzerine sicak suyu ekledi ve kisa bir sure bekletti. Ardindan icecegi Lord Morpheus’a uzatti. Tum taht odasini caydan yayilan mis gibi bir bahar kokusu doldurmustu. Lord, icecekten bir yudum aldi ve gulumsemeye basladi, “Iste tam benlik bir icecek.”
Kucuk kiz mutlulukla yerinde zipladi. Ancak Lord Morpheus yeniden konustu.
“Hazirsan ikinci gorevine gecebiliriz. Bana, kulaklarima layik bir muzik dinlet”
Olivia sevindi, annesi kucukken ona devamli cok eski muzik eserlerini dinletirdi. En sevdigi eser olan Ay Isigi sonatini hatirladi ve muzigi hayal etti. Hayaliyle birlikte notalar ardi ardina akmaya ve tum odayi doldurmaya baslamisti. Lord Morpheus son notaya kadar sessizce dinledi. Muzik bittiginde ise konustu, “Cok guzel, ama bilmedigim bir muzik degil.”
Bunun uzerine Olivia endiselenmeye basladi. Lord Morpheus’un daha evvel duymadigi kadar az bilinen guzel bir eser bulmaliydi, ve daha da zoru bunu kendisinin bastan sona biliyor olmasi gerekiyordu. Umutsuzca sansini denedi. Unlu isimlerin daha az unlu, biraz arka planda kalmis bestelerini dusundu. Bulmustu, hayal etti ve hayaliyle butun odayi derin bir piyano sesi kapladi. Chopin, Nocturne...
Yer yer yavaslayan yer yer hareketlenen, zaman zaman pesin, zaman zamansa tizin doruklarinda gezinen melodi bittiginde Olivia urkekce Morpheus’a bakti yeniden. Yuzunde gulumseme yayilmisti. “Ahhh Chopin! Ne sansli bir adam ki gelmis gecmis en mukemmel perilerden Frig onu secmisti ve onunla bestelemislerdi bu eseri. Ancak insanlik yalnizca Chopin’i bilirdi, oyle degil mi? Bu da olmadi ufak kiz. Son sansin.”
Olivia, daha evvel yazilmis bir sarki ile Morpheus’un begenisini kazanamayacagini gormustu. Onun kulaklarina layik bir eser, ancak onun kucuk ellerinden cikmaliydi. Hayal etti, ve onunde bir piyano belirdi. Annesinin zorlamalari ile aldigi piyano derslerini animsadi. Hep, daha evvel yazilmis buyuk eserleri notalarini okuyarak calismisti, asla yeni bir muzik yaratmamisti. Ama simdi mecburdu.
Cekingen bir tavirla kucuk parmaklarini tuslar uzerinde gezdirmeye basladi. Basta yavas yavas ve kesik sesler cikti, ama kisa zamanda sesler notalara, notalar ezgilere ve ezgiler muzige donustu. Dakikalar akti ve an be an Morpheus keyiflenmeye basladi. Sonunda muzik bittiginde, Olivia calmayi birakip, Lord Morpheusa bakmaya cesaret edince adamin heyecanla gulumsedigini gordu. Heyecandan gozleri parliyordu. Kendisini alkislamaya basladi. “Evet Olivia evet! Cok guzel, gercekten cok guzel!” Ardindan konusmaya devam etti. “Bu asamayi da gectigine gore, son asamaya gecebiliriz. Gozlerime layik bir guzellik gostermeni istiyorum. Ancak bu sefer, onceki seferlerden farkli olarak sana yalnizca tek bir sans veriyorum.
Olivia’nin aklinda ilk olarak yapilmis tum heykeller geldi, ardindan mimari eserler... Ve sonra da resimleri dusundu. Van Gogh’un Yildizli Gece’sini cok severdi mesela. Ancak anlamisti, ne kadar guzel olursa olsun daha evvel yaratilmis olan hic bir sey hayallerin efendisini etkilemiyordu. Ona yeni bir sey sunmaliydi.
Belki dunyadan guzel bir manzara sunabilirdi. Nehir kenarinda yemyesil bir orman belki, ya da rihtima yeni yanasmis bir gemi ve birbirine kavusmus insanlarin sevinci... Karar vermesi cok zordu hem de hayaller diyari, gercek dunyasindan cok daha guzelken ona nasil bir guzellik sunabilirdi ki?
Hayal etti, ve hayaliyle birlikte onunde kagit ve renkli boya kalemleri belirdi. Kendisi icin dunyanin en guzel seyini, ailesini ve arkadaslarini cizecekti. Resim yapmayi hic bir zaman sevmemisti ama simdi denemenin tam zamaniydi. Once evini cizdi, bahcesine annesini, babasini ve henuz bebek olan kardesini cizdi, kendisini ve arkadaslarini ekledi. Ve yanlarina da gokkusagi rengindeki Frodo’yu cizdi. Hepsinin yuzleri koskocaman bir gulumseme ila kapliydi. Cok da hata yapti, ama umursamadi, onemli olan cizmesi ve cizerken mutlu olmasiydi. Kalemi kagitta hareket ettikce mutlu oluyor, eli kayip da bir arkadasina komik bir sac ya da orantisizca buyuk bir kafa cizdiginde kendisine kahkahalarla guluyordu. Resmin daha yarisina bile gelmemisti ki Lord, tahtindan kalkarak kiza dogru yurumeye basladi:
“Tamam cocugum, bu kadari yeterli” Kiz, yarim kalan resmine bakti. Lord begenmemisti ve cezasini vermek icin ona geliyordu belli ki. Bitirmesini bile beklemeyecekti. Hemen itiraz etti:
“Ama daha bitirmedim bile, lutfen izin verin cok guzel olacak, tam sizin gozlerinize layik!” Lord, cocugun yanina gelip elini kizin omzuna koydu. “Gerek yok cocugum, bana zaten en guzel seyi gosterdin, kahkahalarla gulen bir cocugun yuzunu.”
Boylece Olivia hayaller lordunun ona verdigi uc gorevi de basariyla tamamlamis oldu. Onun serefine sarayda gunlerce suren senlikler verildi. Lord’un kalbindeki nefret kaybolmus, yerine umut ve sevgi yerlesmisti. Hayal irmagi yeniden berraklasmaya baslamisti bile, tamamen duzelmesi zaman alacakti ama simdiden artan enerji, perilerin topraklarindan ve perilerin ruhunda hissedilmeye baslamisti bile. Frodo basta olmak uzere tum periler bu gelismeden oturu cok mutluydular. Senlikler bitip de Olivia’nin hayaller diyarindan ayrilma zamani geldiginde herkesi bir huzun sarmisti. Ancak hepsi de biliyordu ki Olivia diledigi her zaman buraya gelebilirdi. Butun periler iyi dileklerini diledikten sonra Frodo veda etti Olivia”ya. En son da Lord Morpheus kizin alnina kucuk bir hoscakal opucugu kondurdu.
Olivia, alnina konulan opucukle acti gozlerini. Sabah olmustu, annesi yaninda saclarini oksayarak uyandiriyordu onu. Olivia sanki aylarca uzak kalmis gibiydi annesinden halbuki ruyalar diyarindaki gunler, haftalar suren zaman, gercek dunyasinda tek bir geceydi demek. Sımsiki sarildi annesine. “Haydi bakalim tembel, kahvalti hazir.”
“Tamam anne, geliyorum” Olivia yatakten cikarken, hayatinda ilk defa annesinin sarki soyleyen sesini duydu.
Ve boylece ilham dunyamiza yeniden donmus oldu. Kimse tam olarak ne oldugunu bilmese de herkes o gece bir seyler degistiginin farkindaydi. Cunku herkes o sabah hayallerle, umutlarla acmisyi gozlerini. Ve bu hikaye her ne kadar Olivia’nin hikayesi olsa da ozellikle bizler, bunun Olivia ve Frodo’nun ortak basarisi oldugunu asla unutmamaliyiz.

Kayip Ruyalar
Insanoglu dunyaya hukmettigi binlerce yillik surede pek cok basariya imza atti. Once bitkileri toplayarak beslendi, ardindan tasi yontarak silahlar gelistirdi ve hayvanlari avlamayi ogrendi. Zamanla hayvanlarin derisinden kendisine ortu yapabilecegini kesfetti ve modayi yaratti.Magara duvarlarina sekiller cizdi ve resmi yaratti. Ardindan gruplar halinde gezmekten yorulup sehirler kurmaya basladi. Tastan, gok kubbeye erisen devasa eserler yapti. Yaziyi kesfetti. siirler, efsaneler yazdi. Sarki soylemeyi ogrendi, muzik aletleri yapip, sarkilar yazdi. Tasa sekil verdi, heykeller yapti. Boyalari kullanmayi ogrendi, birbirinden guzel tablolar olusturdu. Sonraysa kitaplar yazdi, dusuncelerini hayallerini aktardilarr birbirlerine, nesiller boyu... Ve sonra arabalar, ucaklar, uzay araclari yaptil, yeni canlilar gelistirdi, hastaliklari cozdu.
Ve hepsini buyuk bir bencillikle yalnizca kendilerinin yaptigini sandilar. Halbuki, insanoglu atesi kesfettiginde de, Da Vinci Mona Lisa’yi resmederken de, Dante Ilahi Komedya’yi yazarken de, Michelangelo Davut heykelini yaparken de ya da Bethoven 9. Senfonisini olustururken veya Neil Armstrong Ay’daki o meshur adimini atarken de insanoglu yalniz degildi. Her an yanimizda, bize hayaller fisildayan ilham perilerimiz vardi. Ve insanoglu tum bu basarisini onlarin varligina borcluydu.
Ancak bir gun durum degismeye basladi. Nedendir bilinmez, periler birer birer dunyamizdan kaybolmaya basladi. Elbette insanlar basta bunu farketmediler. Onceleri, yazarlar hissettiler bir seylerin kayboldugunu, kitaplar yarim kalmaya basladi ya da donemin en iyi yazarlari bile cok kotu kitaplar yazdilar bir sure, sonra kotu eserler bile tukendi. Ardindan muzik kayboldu. Muzisyenler ilham bulmak icin Bethoven, Mozart, Debussy dinliyorlardi ancak sonra ne zaman piyanonun basina otursalar ancak bir kac notalik, muzikle alakasi olmayan sesler cikarabiliyorlardi. Ve yeni resimler de yapilmaz oldu. Cunku insanlarin gozlerindeki guzellik algisi da kaybolmustu. Buyuleyici bir manzaraya bakan bir cift gozun tek gordugu, kusurlar ve cirkinliklerden ibaretti artik. Sonra hayaller de kayboldu, insanlar yavas yavas geceleri ruyalarini kaybettiler. Ardindan da umutlarini... Gelecege dair hayaller de kaybolunca sonunda; arastirmalar da durdu, bilim de, teknolojiler de. İnsanoglu buyuk bir hizla karanliga dogru surukleniyordu. Ancak sebebini hic kimse anlayamiyordu, cunku hic kimsede sebebi bulacak kadar bile hayal gucu kirintisi kalmamisti.
Yalnizca cocuklar farkliydi. Onlara hala az da olsa periler ziyaret ediyorlardi, cunku onlar perilere inaniyor, onlari taniyor ve onlarla iletisim kurabiliyorlardi. Bir oyun hamurundan sekilsiz bir ejderha yaptiklarinda bile buna perilerle guluyor, onlarla kutluyorlardi basarilarini. Ama zamanla cocuklar da daha nadir resim yapar, hamurdan ejderha yapar olmuslardi. Dolayisiyla daha az kahkaha atiyorlardi. Cocuk kahkahalari bile yeryuzunden yavas yavas kayboluyordu artik.
Derken bir gece kucuk Olivia, ruyasinda kendisini gunesli bir gunde ucsuz bucaksiz bir papatya tarlasinda buldu. En sevdigi mavi elbisesiyle ordan oraya kosturuyor, kendisini bahar havasiyla islanmis yumusacik cimenlere atiyor, ardindan yeniden kalkip gordugu bir sincabin ya da kusun pesinden kosuyordu. Gunesten gozleri kamasip da biraz yoruldugunu hissedince kendisine cicekler toplayip ilerdeki, yuzyillik agacin altina ilerledi. Sirtini agaca vererek oturup bacaklarini uzatti. Topladigi ciceklerden kendisine guzel bir tac yapip kafasina taktigi esnada yanina oldukca guzel bir kedi yanasti. Tuyleri, sanki gokkusagindan yapilmis gibi, rengarenk ve isil isildi, gunesin vurdugu yerler gercek bir gokkusagiymiscasina renkli isiklar saciyordu. Olivia gulumsedi. Her seferinde farkli sekillerde gorse de, yanina gelip de oturanin perisi oldugunu biliyordu. Demek ki bugun gokkusagindan bir kedi olmak istemisti.
“Merhaba Frodo” Olivia, perisine en sevdigi ve bu yuzden onlarca defa bastan izledigi filmden, Yuzuklerin Efendisi’nden bir karakterin ismini vermisti. Cok uzun yillar evvel yapilmis olmasina ragmen ondan daha guzel hic bir film yapilamamisti. Peter Jackson’un daha sonradan cektigi Hobbit bile bu filmden daha guzel degildi.
“Merhaba Olive”. Kucuk kedicik cevik bir hareketle kizin kucagina zipladi, kuyrugunu altina alarak oturdu ve yemyesil gozlerini kizin gozlerine dikerek konusmaya basladi:
“Olive, gordugun bu ruya, senin ve diger tum insanlarin gordugu son ruya.” Kucuk kiz saskinlikla irilesmis siyah gozleriyle kediye bakti. Hafifce kaslarini catmisti.
“Yani bir daha ruyalar diyarina gelemeycek miyim? Ama neden? Ben burayi cok seviyorum, dunyadan daha guzel burasi!” Ardindan hayalinde buz gibi cilekli bir milk-shake canlandirdi, bir anda elinde koskocaman cam bardak belirdi. Buyuk bir yudum aldi. “Bunlari gercek dunyada kayboldu. Artik kimse boyle guzel seyleri yapmiyor ki.” Kucuk kiz bir anda farketmiscesine boynunu buktu, titreyen sesle devam etti. “Hem bir daha buraya gelemezsem seni de goremem, oyle degil mi?” Frodo kizin kucaginda dogrularak gerindi. Kaslarinin her hareketinde tuylerinde danseden isiklar buyuleyici bir goruntu olusturuyordu.
“Buraya yeniden gelmeyi istiyorsun, degil mi?” Kiz heyecanla kafasini salladi. “Aslinda hala kucuk de olsa bir umut var. Ama yapman gereken sey biraz zor bir gorev. Biraz da riskli.” Frodo gozlerini kapatarak biraz dusundu, “Ama neden olmasin ki, bunca zamandir arkadasiz ve bunu basarabilecek tek bir kisi varsa o da sensin.”
“Ne yapmam gerekiyor, haydi yapalim o halde!”
“Emin misin? Tehlikeli olabilir.” Kiz coktan ayaklanmis, taptaze bir enerjiyle dolmustu bile.
“Elbette! Bunu yapmazsam bir daha asla kendimi affetmem.” Etrafina bakarak sordu, “ Peki nereye gidiyoruz?”
“Ruya kralliginin efendisi, Lord Morpheus’la tanismaya...” Dedikten sonra kucuk kizin saskin bakislari karsisinda kucuk bir kediden, yine rengarenk koskocaman bir pegasusa donusuvermis, kucuk Olivia’yi sirtina aldiktan sonra da devasa kanatlarini acarak hizla ucmaya baslamislardi.
Boylece Olivia ve Frodo, gunler ve geceler boyunca uctular, Yorulunca yeniden karaya inip yemek yediler ve dinlendiler. Ama hizla ilerlediler. Ve sonunda Lord Morpheus’un sarayina ulastilar.
Saray, hayal kralliginin ortasinda, fersahlarca yuksekteki bulutlarin uzerine insa edilmisti. Bulutun uzerinde durdular ve Frodo yeniden kediye donustu. Bundan sonrasinda yuruyerek devam edeceklerdi. Olivia saskinlikla hayatinda ilk kez gordugu canlilari izliyordu. Rengarenk dumandan cicekler ve agaclar vardi her bir tarafinda. Uzerine basinca hemen dagiliveriyorlardi ancak sonrasinda yeniden eski sekillerini aliyorlardi. Cok uzun zaman evvel yazilmis ve annesinin ona her gece okudugu kitaplardaki gibi kucuk kanatli, avuc ici boyutlarinda periler vardi, Olivia’ya el salliyorlardi. Ayrica ucan kediler, bulutlarin icinde yuzen kuslar ve onlarla beraber yuruyen baliklar vardi etrafinda. Ancak en cok ilgisini ceken, Sarayin hemen yakinlarinda dogan nehir oldu, bulutlarin uzerinden suzulerek ilerliyor ve en sonunda, bulutun ucundan yere dogru , koskocaman bir selale gibi akiyordu. Kucuk kiz biraz serinlemek icin suya dogru kostu, ancak su alisik oldugu gibi berrak degil, aksine koyu, siyaha calan bir renkteydi.
“Bu su... Boyle olmasi normal mi?” Frodo cevik adimlarla kizin yanina gelip cevap verdi.
“Bu su, hayal dunyasinin hayat kaynagi. Eskiden sizin dunyanizdaki gibi canli ve berrakti. Hem sizin hem de bizim dunyamizdaki en lezzetli seydi. Sonsuz bir enerjiyi bizim topraklarimiza akitiyor, boylece bizler de gucleniyor ve siz insanlara hayaller sunuyorduk. Ancak zamanla her sey degisti. Insanlar, bizim sayemizde yaptiklariyla ovunduler ve kibre kapildilar. Bizleri unuttular, bizleri once hayatlarindan cikardilar, sonra efsanelerinden... Her seyi kendilerine mal ettiler, bizi yok saydilar. Ve Lordumuz yavas yavas insanlara kizmaya basladi, kizginligi ise zamanla nefrete donustu. Ve nefreti o kadar kuvvetlendi ki etrafindaki her seyi karartir oldu. Bu suyu bile. Bu nefret artik bize de zarar veriyor, hayal dunyasi bu nefretle besleniyor, gucunu kaybediyor. Onunla beraber biz periler de yavas yavas gucumuzu kaybediyoruz. Artik sizlere ruyalar ve hayaller sunamaz olduk. Son kalan enerjimle seni buraya getirebildim ama bir daha bunu basarabilecegimi sanmiyorum...” Konusmasi tum bulutu titreten guclu bir sesle bolundu:
“Frodo! Sen hangi cesaretle bir insani benim topraklarima getirmeye curet edersin!” Olivia merakla sesin geldigi yere dondu. Karsisinda oldukca uzun boylu bir adam belirdi. Hayal aleminin lordunu sisman, tahtindan kalkmayan, boynu agir tacinin altinda ezilmis yasli bir adam gibi dusunmustu ama karsisindaki adam oyle degildi. Yasi tahmin edilemiyordu ama genc gibiydi, zayifti. Uzerinde yalnizca siyah bir gomlek ile pantolon vardi. Sımsiyah gozlerinde adeta yildizlar ucusuyordu. Gozlerini Frodo’dan ayirmadan, Olivia’yi gostererek konustu;
“Sunu cabuk getirdigin yere geri gotur, ben de o esnada sana verecegim cezayi dusuneyim.”
Bunun uzerine Olivia, eski filmlerde gordugu, krallarla ve lordlarla konusan insanlari taklit ederek yere diz coktu ve titreyen sesiyle konusmaya basladi:
“Lordum, lutfen Frodo’ya ceza vermeyiniz. Onun hic bir sucu yok, buraya gelmek ve sizinle tanismak isteyen benim. Frodo, benim en iyi arkadasim, bir daha buraya gelemeyecegimi ve onu goremeyecegimi soyleyince ben cok uzuldum. Cok korktum.” Kiz, bir daha oraya gelemeyecek olmaktan cok, karsisindaki adamin arkadasina verecegi cezadan korkmustu. Gozlerinden yanaklarina dogru kristal damlalar suzulurken devam etti. “Onun hic bir sucu yok, ben istedim gelmek,cok israr ettim ve o buna mecbur kaldi. Lutfen Lord’um lutfen Frodo’nun canini yakmayiniz.”
Lord Morpheus’un yuzune belli belirsiz bir gulumseme yerlesmisti simdi:
“Burayi ve dostunu kaybetmemek icin benimle gorusmek istedin dogru mu?”
“Evet efendim.”
“Ismin ne cocuk senin?”
“Olivia, efendim.”
“Madem oyle Olivia, madem istegin ve hayalin bu, Frodo ceza almayacak. Ancak sana bir gorev verecegim eger gorevde basarisiz olursan onun yerine sen cezalandirilacaksin. Anlastik mi?” Olivia tereddut etmeden yanitladi:
“Evet Efendim!” Lord Morpheus gulumsedi,
“Cesaretini taktir etmem gerek kucuk kiz. Ancak cezanin ne olacagini merak etmiyor musun ya da gorevinin?”
“Hayir efendim, cunku ne gorev verirseniz verin, kaybetmek benim icin bir secenek olamaz.”
Bu cevabin uzerine Lord Morpehus parmagini siklatti ,Olivia bir anda kendilerini taht odasinda buldu.
Oda, iki tarafi devasa sutunlarin dizildigi oldukca uzun bir koridor ve koridorun sonundaki yuksek bir tahttan olusuyordu. Tavan yoktu, adeta sonsuzmus gibi ucu bucagi gorunmeyen bir delikti sanki. Lord ise karsisinda, tahtta oturuyordu ve oncekinden daha uzun, daha heybetli gorunuyordu simdi. Olivia salonun ortasinda tek basinaydi. Frodo’ya bakindi ancak goremedi. Lord konusmaya basladi.
“Insanlar zayif, bencil ve kibirli. Bizsiz var olduklarini ve bizsiz var olabileceklerini saniyorlar. Ahmaklar! Bizsiz insanlik yok olur! Kaybolur! Ama bunu goremeyecek kadar buyulenmis gozleri.
Ve sen Olivia, bu gorevinde yalnizsin, ne Frodo’dan ne da baska bir periden yardim alabilirsin. O yuzden gorevini ya basariyla ya da basarisizlikla bitirene dek hic kimseyi goremezsin. Insanlarin bizi terk ettigi gibi, bu gorevinde de biz seni terk ediyoruz.”
“Ilk gorevin su, bana agzima layik, en lezzetli icecegi sunmani istiyorum. Yalniz, sadece 3 hakkin var.”
Olivia hic dusunmeden en sevdigi icecegi, cilekli milk shake’i hayal etti ve hayal etmesi ile birlikte tahtin yanindaki kucuk masada kocaman bir bardak belirdi. Lord Morpheus bir yudum aldi, yuzunu burusturdu. Sevmemisti.
Olivia bunun uzerine biraz dusundu. Karsisindaki bir yetiskindi, anne ve babasinin sevdigi icecekleri sevmesi daha mumkundu. Ilk once kahve geldi aklina, ama sonra vazgecti. Ince belli cam bir bardakta cay hayal etti. O an masasinda beliren bardaktan bir yudum aldi Lord Morpheus. “Daha iyi, ama yeterince iyi degil.”
Geriye yalnizca tek bir hakki kalmisti. Bu sefer Olivia sadece kendisine buyuk bir mutfak tezgahi hayal etti. Karsisinda uzerinde pek cok bitki, meyve ve cicegin oldugu bir tezgah belirdi. Renklerine gore hosuna giden bitkilerden kucuk bir kaba rastgele bitkileri doldurdu. Annesinden gordugu gibi, bitkilerin uzerine sicak suyu ekledi ve kisa bir sure bekletti. Ardindan icecegi Lord Morpheus’a uzatti. Tum taht odasini caydan yayilan mis gibi bir bahar kokusu doldurmustu. Lord, icecekten bir yudum aldi ve gulumsemeye basladi, “Iste tam benlik bir icecek.”
Kucuk kiz mutlulukla yerinde zipladi. Ancak Lord Morpheus yeniden konustu.
“Hazirsan ikinci gorevine gecebiliriz. Bana, kulaklarima layik bir muzik dinlet”
Olivia sevindi, annesi kucukken ona devamli cok eski muzik eserlerini dinletirdi. En sevdigi eser olan Ay Isigi sonatini hatirladi ve muzigi hayal etti. Hayaliyle birlikte notalar ardi ardina akmaya ve tum odayi doldurmaya baslamisti. Lord Morpheus son notaya kadar sessizce dinledi. Muzik bittiginde ise konustu, “Cok guzel, ama bilmedigim bir muzik degil.”
Bunun uzerine Olivia endiselenmeye basladi. Lord Morpheus’un daha evvel duymadigi kadar az bilinen guzel bir eser bulmaliydi, ve daha da zoru bunu kendisinin bastan sona biliyor olmasi gerekiyordu. Umutsuzca sansini denedi. Unlu isimlerin daha az unlu, biraz arka planda kalmis bestelerini dusundu. Bulmustu, hayal etti ve hayaliyle butun odayi derin bir piyano sesi kapladi. Chopin, Nocturne...
Yer yer yavaslayan yer yer hareketlenen, zaman zaman pesin, zaman zamansa tizin doruklarinda gezinen melodi bittiginde Olivia urkekce Morpheus’a bakti yeniden. Yuzunde gulumseme yayilmisti. “Ahhh Chopin! Ne sansli bir adam ki gelmis gecmis en mukemmel perilerden Frig onu secmisti ve onunla bestelemislerdi bu eseri. Ancak insanlik yalnizca Chopin’i bilirdi, oyle degil mi? Bu da olmadi ufak kiz. Son sansin.”
Olivia, daha evvel yazilmis bir sarki ile Morpheus’un begenisini kazanamayacagini gormustu. Onun kulaklarina layik bir eser, ancak onun kucuk ellerinden cikmaliydi. Hayal etti, ve onunde bir piyano belirdi. Annesinin zorlamalari ile aldigi piyano derslerini animsadi. Hep, daha evvel yazilmis buyuk eserleri notalarini okuyarak calismisti, asla yeni bir muzik yaratmamisti. Ama simdi mecburdu.
Cekingen bir tavirla kucuk parmaklarini tuslar uzerinde gezdirmeye basladi. Basta yavas yavas ve kesik sesler cikti, ama kisa zamanda sesler notalara, notalar ezgilere ve ezgiler muzige donustu. Dakikalar akti ve an be an Morpheus keyiflenmeye basladi. Sonunda muzik bittiginde, Olivia calmayi birakip, Lord Morpheusa bakmaya cesaret edince adamin heyecanla gulumsedigini gordu. Heyecandan gozleri parliyordu. Kendisini alkislamaya basladi. “Evet Olivia evet! Cok guzel, gercekten cok guzel!” Ardindan konusmaya devam etti. “Bu asamayi da gectigine gore, son asamaya gecebiliriz. Gozlerime layik bir guzellik gostermeni istiyorum. Ancak bu sefer, onceki seferlerden farkli olarak sana yalnizca tek bir sans veriyorum.
Olivia’nin aklinda ilk olarak yapilmis tum heykeller geldi, ardindan mimari eserler... Ve sonra da resimleri dusundu. Van Gogh’un Yildizli Gece’sini cok severdi mesela. Ancak anlamisti, ne kadar guzel olursa olsun daha evvel yaratilmis olan hic bir sey hayallerin efendisini etkilemiyordu. Ona yeni bir sey sunmaliydi.
Belki dunyadan guzel bir manzara sunabilirdi. Nehir kenarinda yemyesil bir orman belki, ya da rihtima yeni yanasmis bir gemi ve birbirine kavusmus insanlarin sevinci... Karar vermesi cok zordu hem de hayaller diyari, gercek dunyasindan cok daha guzelken ona nasil bir guzellik sunabilirdi ki?
Hayal etti, ve hayaliyle birlikte onunde kagit ve renkli boya kalemleri belirdi. Kendisi icin dunyanin en guzel seyini, ailesini ve arkadaslarini cizecekti. Resim yapmayi hic bir zaman sevmemisti ama simdi denemenin tam zamaniydi. Once evini cizdi, bahcesine annesini, babasini ve henuz bebek olan kardesini cizdi, kendisini ve arkadaslarini ekledi. Ve yanlarina da gokkusagi rengindeki Frodo’yu cizdi. Hepsinin yuzleri koskocaman bir gulumseme ila kapliydi. Cok da hata yapti, ama umursamadi, onemli olan cizmesi ve cizerken mutlu olmasiydi. Kalemi kagitta hareket ettikce mutlu oluyor, eli kayip da bir arkadasina komik bir sac ya da orantisizca buyuk bir kafa cizdiginde kendisine kahkahalarla guluyordu. Resmin daha yarisina bile gelmemisti ki Lord, tahtindan kalkarak kiza dogru yurumeye basladi:
“Tamam cocugum, bu kadari yeterli” Kiz, yarim kalan resmine bakti. Lord begenmemisti ve cezasini vermek icin ona geliyordu belli ki. Bitirmesini bile beklemeyecekti. Hemen itiraz etti:
“Ama daha bitirmedim bile, lutfen izin verin cok guzel olacak, tam sizin gozlerinize layik!” Lord, cocugun yanina gelip elini kizin omzuna koydu. “Gerek yok cocugum, bana zaten en guzel seyi gosterdin, kahkahalarla gulen bir cocugun yuzunu.”
Boylece Olivia hayaller lordunun ona verdigi uc gorevi de basariyla tamamlamis oldu. Onun serefine sarayda gunlerce suren senlikler verildi. Lord’un kalbindeki nefret kaybolmus, yerine umut ve sevgi yerlesmisti. Hayal irmagi yeniden berraklasmaya baslamisti bile, tamamen duzelmesi zaman alacakti ama simdiden artan enerji, perilerin topraklarindan ve perilerin ruhunda hissedilmeye baslamisti bile. Frodo basta olmak uzere tum periler bu gelismeden oturu cok mutluydular. Senlikler bitip de Olivia’nin hayaller diyarindan ayrilma zamani geldiginde herkesi bir huzun sarmisti. Ancak hepsi de biliyordu ki Olivia diledigi her zaman buraya gelebilirdi. Butun periler iyi dileklerini diledikten sonra Frodo veda etti Olivia”ya. En son da Lord Morpheus kizin alnina kucuk bir hoscakal opucugu kondurdu.
Olivia, alnina konulan opucukle acti gozlerini. Sabah olmustu, annesi yaninda saclarini oksayarak uyandiriyordu onu. Olivia sanki aylarca uzak kalmis gibiydi annesinden halbuki ruyalar diyarindaki gunler, haftalar suren zaman, gercek dunyasinda tek bir geceydi demek. Sımsiki sarildi annesine. “Haydi bakalim tembel, kahvalti hazir.”
“Tamam anne, geliyorum” Olivia yatakten cikarken, hayatinda ilk defa annesinin sarki soyleyen sesini duydu.
Ve boylece ilham dunyamiza yeniden donmus oldu. Kimse tam olarak ne oldugunu bilmese de herkes o gece bir seyler degistiginin farkindaydi. Cunku herkes o sabah hayallerle, umutlarla acmisyi gozlerini. Ve bu hikaye her ne kadar Olivia’nin hikayesi olsa da ozellikle bizler, bunun Olivia ve Frodo’nun ortak basarisi oldugunu asla unutmamaliyiz.

Burak, bir alıntı ekledi.
02 May 01:24 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Niyet ettim Allah rızası için..."
...İstanbul'a bir sefer yapmalı. Yedi
haftalar yaklaştı... Köylü harmanı kolayladı... Bu ara gittik gittik, yoksa... Niyyet etim Allah rızası için ikindi namazının sünnetine...
Antep hesabına bir çizgi çekmeli... Gitmiyor bunların malı canım... Millet tangolaştı.. Kayseri'nin kumaşını da satamadık... İyice rengini attı..
Zekâta ayırmalı bunları... Rabbenalekelhamd
Allahuekber... Çerik çürük malı zekâta ayır, sonra da sevabını otur bekle... Tövbe Yarabbi...Namazın ortasında düşündüğümüz şeye bak...

Olsun, her yıl bi tamam veriyorum ya... Fukaranın işine yarıyor, tapon da olsa zekât zekâttır... Yağma yok... Yine de Kayseri işi iyi efendi, parça işi iyi...İstanbul'un yahudisine kul olduk gitti bunca yıl...
Yahudi mahudi adamların hesabı sağlam... Bizim türediler daha beter valla... Soyup soğana çevirdiler milleti... Yine de yahudiden alışveriş etmemeli... Etmesek iyi ya.. Efendi malın gözesi bunlarda, suyun başı... Subhanerabbiyelala... Nerdende takıldı aklıma şu Süleyman... lyi çocuk.. Başı
önünde... Şükriye'ye münasip... Akşam köroğluna açmalı... Aboooo... Fukara dul bacımı tefe koyar çalar... Köroğlu imkânı yok razı gelmez... Onun gönlünden neler geçiyor, neler.. Ya doktor, ya mühendis diye tutturacak... Yahu karı devri geçti
bunların, maaşlı adama kız verilir mi? Şurda kurulu tezgâhimız işlerken, birimizi bin edecek gül gibi oğlan dururken... Huyunu biliriz, suyunu biliriz.gel dersen gelir, git dersen gider. Namazı fesat
ettik iyice... Esselamualeykümverahmetullah...

Bu Böyledir, Mustafa Kutlu (Sayfa 53 - Dergah Yayınları, 17. Baskı, Mayıs 2017)Bu Böyledir, Mustafa Kutlu (Sayfa 53 - Dergah Yayınları, 17. Baskı, Mayıs 2017)
Elif Doğan, Olasılıksız'ı inceledi.
 29 Nis 18:55 · Kitabı okudu · 3 günde

11. Sınıfta arkadaşımın tavsiye etmesi benim okumam. Üniversiteye başladığım ilk haftalar okumak için pdf indirmem ve başka arkadaşımın "o kadar da iyi değil" demesi üzerine bırakmam ve sayısal yönde bilgilerimin arttığı bir zaman olan dönem sonu bunları hatırlamayarak kitaba başlamam kitabın içeriğinden daha çok etkiledi. :)) Ayrıca biyaistatistik dersinden de nefret ediyordum ama çalışmak için kendime motive bulmam :))
Sabahın 9 undan bu saate kadar okuduğum beni sürükleyen bir kitap oldu. Lisede okusaydım fizik hocamın anlatamadığı birçok kuantum fiziği konusunu daha güzel anlardım buna eminim. Hocamın anlatmaya çalışırken kafamda oluşturduğu boşlukları düşünüyorum da yazar mükemmel şekilde bir çok konuyu açıklamış ve ilgi duydurmuş. Fizik, biyoloji, kimya ve edebiyatla harmanlamış. sağlık bölümü okuyan biri olarak kitabı ilgiyle okudum.
Beğenmediğim nokta isimler ki bu da çoğu yabancı kitapta aynı sorunu yaşatıyor. Bir kişiyi bazı zaman adı bazı zaman soyadıyla yazmak nedendir anlamıyorum. Zaten çok fazla isim var bir de ikişer isimle bahsediyorlar kitapta kafan karışıyor bu kitapta da böyle oldu ve bunu beğenmedim.
Kitabın bazı yerleri kafama yatmadığı için ve yeni bitirip öğütmediğim için hala boşluklar var kafamda.
Dejavuya daha mantıklı bir anlam kattım kafamda yazarın söyledi şeylerin kendi dinimde de uyumlu taraflarının olduğunu biliyorum. Kitap güzeldi kafamı çalıştırdım en azından :))

Umre, bir alıntı ekledi.
 29 Nis 00:47 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

tek bir sözcük üzerine geceler, haftalar geçiyor
şunu iyi anlayın, doktor. AMA ile VE arasında gerektiğinde kolayca bir seçim yapabilirsiniz. VE ile SONRA arasında bir seçim yapmak daha zordur. SONRA ile ARDINDAN'a gelince iş daha güçleşir. ancak kesin olarak en güç olan, VE'yi kullanmak gerekip gerekmediğine karar vermektir.

Veba, Albert Camus (Sayfa 108 - Can)Veba, Albert Camus (Sayfa 108 - Can)
Gonca Çolak, Kumsalın Sonu'yu inceledi.
18 Nis 01:48 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Erol ve Zeynep avukattır.Erol büyük mafyanın işlediği bir suçun masum birinin üzerine atması dolayısıyla davayı alır ve bu yüzden bir sürü tehditler almaktadır.Sonunda ise trafik kazası diye gösterilen cinayete kurban gider.Zeynep eşinin yarım bıraktığı davayı alır ve o da aynı eşinin kaderini yaşar ama ölmez.Birkaç ay vücudunun bazı yerlerinde çaylaklarla yaşar.Büyük bir bunalıma düşer.Sevdiği adam gitmiştir ve yalnız kalmıştır. Zaman geçer kafa dinlemek için Bodrum'a gider.Orda tüm derdini kumsala denize döker.Ama dikkatini bir adam çeker sürekli gözü üstündeydi adamın.Oradan ayrılır ama arabası çalışmaz saat çok geç olmuştur.Ana yola çıkmak için yola düşer fakat peşine bu sefer iki sarhoş takılır.Sonunda ilerde birini arabadan inerken görür ve seslenir.Karşı karşıya gelince kumsaldaki adam olduğunu görür ve korkar.Mecbur kalarak kendisini eve bırakmasını ister.Volkan Zeynep'i eve bırakmanin bir sakıncası olamayacağını söyler ve yola koyulurlar.Yol boyunca sohbet ederler.Volkan geç saatte kadının dışarıda olmasından dolayı onu takip ettiğini sağ salim arabasına binince gideceğini düşündüğünü ve oradan ayrıldığını anlatır.Zeynep adama önyargılı davrandığı için kendisinden utanır.Eve varmak üzerelerken ayrılmak istemezler ve Volkan kahve içmeye davet eder.Derken zaman geçer aşık olurlar birbirlerine.Hayat Zeynep için yeniden başlamıştır. Volkan iyi bir savaş gazetecesidir.Çalıştığı iş yerinde taraflı davranması gerektiği bir iş verilince oradan ayrılır. Başka yerden teklif gelir ve oraya başlar. Ama bir süre sonra ülkemizin Suriye'de teröristlere karşı başlattığı mücadele için haber yapması gerekir ve Suriye'ye gider.Başlarda günler,haftalar,aylar derken haber alıyordu Zeynep Volkan'dan ama artık haber almamaya başladı.Zeynep kafasını toplayıp işlerine bakamıyordu.Yakın arkadaşıyla yemeğe gideceği sırada bürosuna bir kadın ve çocuk gelir.Kadın bir anda yere yığılır.Zeynep kadını ayılttıktan sonra olayı öğrenir. Kocası sürekli şiddet uyguluyormuş ve kadında çocuğunu alıp kaçmış evden.Zeynep kadına yardım etmeye başlamış.Neyse eve geçmiş uyumuş.Sabah uyandığında haberleri açtığında öyle bir haber alır ki dünyası başına yıkılır acaba bu haber neydi? Gerisi sizin okumanıza kalmış.Ben çok beğendim.Herkese tavsiye ederim.Hem ülkemiz sorunlarından,hem kadına şiddetten konuları da işlemiş yazarımız kitabında.

Levent Kılıç, bir alıntı ekledi.
09 Nis 10:11 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Günaydınlar iyi haftalar :)
Yok artık pek konuşmuyoruz
Benim sözlerim eskidi
Onunki de eskidi
Zaten kelimeler sonludur
Öyle değil mi?

Bezik Oynayan Kadınlar, Edip CanseverBezik Oynayan Kadınlar, Edip Cansever