• Bir insan hayatının doğumu ile başladığından emin misiniz?..

    * Gelecek, geçmişin duvarları içinde değildi…

    * Gelecek, özlemlerimizden kuruludur, başka neden olacak?..

    * Yabancılık, dikkate almam gereken hayatımın bir gerçeği idi…

    * Çok yüksek sesle konuşanlar, hareket yeteneklerini yitirirler…

    * Bizim oralarda, insan ancak lambasının fitili bittiğinde ölür diye bir deyim vardır…

    * İnsanın her zaman başına, iyi bir dava uğruna kötü adam olmak gibi bir durum gelmez…

    * Kahraman olduğunuzu yadsımaya kalktıkça ününüz büyür, üstelik alçakgönüllüsünüz diye saygınlığınız artar. Söylendiğine göre, alçakgönüllülük, kahramanların yüce erdemidir…

    * İnsan kendini anlatmaya başladığında, nesnellik, yalanın süslenmişi olmuyor mu?…

    * Bilindiği gibi savaş, bazı insanların zekasını ve enerjisini uyandırır. Bazen iyi yolda ama genellikle kötü yolda…

    * - Kardeşinin hiçbir eksiği olmamıştı. Bunu bize neden yaptı? Deyip duruyordu babam.

    Kardeşimin neyin eksik olduğunu babama nasıl anlatmalı?.. Ben de, çocukluğumda o evde, kendimi kaçış ümidi olmayan bir mahkum gibi hissetmemiş miydim?.. Her şeyi, eşyaları, ziyaretçileri, duvarları yok etmek istememiş miydim? Beni tutan ne olmuştu?.. Sevildiğimi biliyordum. Aşırı bir sevgiyle karşı karşıya idim ve beni, onca uzağa gitmeye iten de bu olmuştu; ancak olgunlaştıktan sonra geri gelmiştim. Sevildiğimden emin olmasaydım, içimdeki acılık büyüyüp dururdu ve savaşın da yardımı ile yanlış bir adım atardım. Bir cinayet işlemek ya da intihar etmek gibi – çünkü Salem’in yaptıkları her ikisini de uyuyor…

    * Diğerlerin istekleri, emelleri, tutkuları, ümitleri vardı ve kendilerine uygulandığında onları paramparça etmişlerdi. Dayımın böyle şeyleri yoktu. Hiçbir beklediği yoktu, kendisine sunulanın dışında…

    * Artık yoluma hiçbir engel çıkmayacağı duygusuna sahiptim. Engel yokmuşçasına yürümem yeterliydi. Düşüş işte böyle başlar…

    * Aşk, el değmemiş olarak kalabilir, heyecan da öyle. Aylar geçse, yıllar da geçse!…

    * Hayat, bıkılacak kadar uzun değil…

    * Mezarcının küreği ile yaptığı gibi,güneşe tezek yığınları atıyorum…

    * Kurtlar, yalnızca yaşamak ve özgür olmak için savaşır. Tehdit edilmediği sürece yoluna devam eder…Kardeşim ise, yaban köpeklere benzer daha çok. İçinde büyüdükleri evi hem özlerler hem de nefret ederler. Hayattaki yolları hep bir olumsuzlukla çizilmiştir: Bir terk ediş, bir ihanet, bir sadakatsizlik. Bu olumsuzluk onların ikinci doğuşlarıdır, geçerli olan tek doğuş!

    * Yazgının karşısında, kendini öldürmeden önce oynadığı fare gibiydim. Farenin, o anda , çıldırarak, kaçmayı beceremeyerek, bir çıkış yolu bulamayarak, kendi çevresinde dönüp durduğu söylenmez mi?..

    * Serveti sayesinde yeterince saygınlık kazanmıştı; kabul edersiniz ki saygınlık, satılık bir kadın gibidir…

    * Bazen savaşın da sonbaharları vardır…

    * Tünelin ucunda ışık görünmese bile, ışık varmış gibi yürümek ve ışığın görüneceğine inanmak gerekir…

    * Bazıları, geleceğe inanmaya devam ettikleri için sabrederler… Bazıları, işi bitirmeye cesaret edemezler… Korkaklık, kuşkusuz hor görülmeli ama o da yaşamın bir parçası. Kabullenmek gibi, hayatta kalma araçlarından biri…

    * Hayatta her zaman bir yol bulunur, mecrasından çıkmış kendine bir başka yol yapan nehirler gibi…

    * Bir daha belirteyim, sadece ölmekten vazgeçmek, uçurumun kenarına gelip atlayacakken geriye bir adım atmak ve titreyerek uzatılan sıcak eli tutmak söz konusu değildi. O kadar basit değildi. Aynı örneği verecek olsam derdim ki, sağlam toprağa basarak değil ama dar bir taş geçit üzerinde bir şişe viski içerek uçurumun kenarında duruyordum. Geriye dönmek için karar vermem yetmiyordu, çünkü benim durumumda, selamete ulaşıyorum diye uçuruma yuvarlanmakta vardı. Önce ayılmam, açık bir görüşe, berrak düşüncelere sahip olmam ve attığım her adımı nereye attığımı bilmem gerekiyordu…

    * Sonu gelmeyen an, ulaşılmayan an yoktur…

    * Ardımda cennetin kapıları çarptı dönmedim
    Ayaklarımda ayaklarımın gölgesi yolum boyunca duvara kadar uzanıyor
    Kapalı göz kapaklarımın altında gölgeme basıyorum tıpkı
    Kan damarlarına benzeyen Anadolu yollarındaki gibi
    Belleğimde kagir ve hayal camlı daha güzel bir evin anısı,
    Kulaklarımda kentin uğultusu Babil’in tatlı uğultusu
    Eskiden eskiden çöllerde yok olmuş ulusların ileri karakolları
    Eskiden eskiden gökyüzünün merdivenleri eskiden eskiden
    Sabırsızlık çağı eskiden gelecek

    * Zaman, bir yansımadır… Geçmiş saatler ve günler, haftalar ve yıllar sonunda aynı kül yığınına sahip olurlar… Gelecek, sonsuza kadar gitse de, saniye saniye yaşanır…

    * Geleceğin, onurundan, en sade zevklerinden yoksun kalınca, geriye ne kalır?.. Bekleyen bir sevgi… Sakin ama güçlü bir sevgi… Belki tarihten de güçlü!..



    ‘Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama Ölüme gidebileceğin için, onu yedekte tut; sonuna kadar. Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hale gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa,en yakınların çirkin maskeler takmışsa… hayat budur de, ikinci kez çağrılmayacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatma oyunu, maskeler oyunu, onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. 'Son kurtuluş çaresi’ yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım. Ama ahiretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım.“
  • “Sultan Mehmed Hazretleri, Konstantiniyye’yi haftalar boyu varyemez toplarıyla dövdü, surları hâk ile yeksan eyledi ama yine de şehir düşmedi. Bunun üstüne ulu hocalar, dervişler dediler ki, ‘Sultanım bu şehirde iman sahibi bir zat var, adına Ya Vedûd Sultan derler, işte bu zat her gün dua eder ve Konstantiniyye düşmesin diye Allah’a yalvarır ama az vakti kaldı; muhasaranın elli üçüncü gününde vefat eyleyecek, sonra da size zafer müyesser olacak.’ Dedikleri gibi de oldu. Sultan Mehmed Hazretleri ve hocalar şehre girince Ayasofya mabedinde bu zatın naaşını buldular. Onu yıkayıp, defnetmek istediklerinde, biraz önce Avnî Hazretleri’nin anlattığı gibi arş-ı a’lâdan bir seda duyuldu ve tabut uçup gitti.”
    Adıdeğmez, “İyi ama” diyor, “bir şeyi anlayamadım; kafam karıştı. Konstantinopolis düşmesin diye dua ettiğine göre bu zat Hıristiyan mıymış? Eğer Hıristiyan’sa nasıl İslam evliyası olmuş?”
    Üsküplü, “Bu şehir evliyalar mekânıdır” diyor. “Nice Hıristiyan azizi, yatır olmuştur da ziyaret yeri haline gelmiştir; Müslüman ahalinin bağladığı çaputlardan görünmez mezarları. Her sene Aya Yorgi’ye dizlerinin üstünde giden müminler Müslüman değil mi?”
  • Korkmuş, şaşırmıştı, balonu az önce patlamış bir çocuktan farkı yoktu, gözleri nemliydi.
    “ Beni askere almadılar” dedi. “ Şimdi bana kız da vermezler!”
    Askerlik şubesinin yan tarafında, bahçesinde çınar ağaçları olan kahvehanenin en kuytu masasında oturuyordum, mevsim güze dönmüştü, insanın içini titreten rüzgârlar esmeye başlamış, öğleden sonraları yağmur yağar olmuştu.
    “ Bu yıl çok askere gitmek isteyen var” dedim. “ Ondan!”
    “ Bana sıra ne zaman gelir?”
    “ Beş yılı bulur, bilemedin on yol”
    “ Sevgilim beklemez ki beni o kadar?”
    “ Sevgilin var mı?”
    “ Yok, olsaydı beklemezdi… Sen buralarda mısın daha?”
    “ Evet.”
    “ Sıra bana gelince haber verir misin?”
    “ Veririm.”
    Ellerini cebine sokup, bahçeyi yorgan gibi örten sararmış yapraklara bir tekme attı, kapıdan çıkmak üzereyken geri döndü
    “ İyi günler”
    “ İyi günler”
    Gazetenin spor sayfasına biri bütçe yapmıştı;
    Maaş; 1.603
    Kira; 750
    Elektrik;140
    Su; 85
    Kömür; ?
    Pazar; ?
    Hesabın içinden çıkamayınca ‘ MÜJGÂN’ yazmıştı…
    Koskocaman başlık atmışlardı, Cocu Gidiyor.
    Cocu’nun kim olduğunu biliyordum fakat Müjgân kimdi?
    Karısı mıydı, eski sevgilisi mi?
    Müjgân, başıma ne geldiyse senin yüzünden geldi mi demek istemişti?
    Yoksa durduk yere eski sevgilisi mi düşmüştü aklına?
    İçeride gürül gürül yanan sobanın yanı başında emekliler uyukluyordu. Sabahın köründe daha çay demlenmeden geliyorlardı kahvehaneye, ceplerinde para yoktu, yediklerini, içtiklerini yazdırıyor, emekli maaşlarını aldıkları zaman hesabı kapatıyorlardı.
    Gözleri sürekli kapıdaydı, tanıdık birileri gelsin, masalarına otursun, onları dinlesin, zamanında ne kadar önemli adamlar oldukları bilinsin istiyorlardı.
    Kiminin prostatı, kiminin şekeri, kiminin gözünde katarakt vardı.
    Evden çıktıkları zaman bu kahvehaneden başka gidecekleri yerleri yoktu. Arada içlerinden biri ölüyor, hep birlikte cenazeye gidiliyor, haftalar boyunca ölenin ne kadar iyi bir insan olduğu konuşuluyordu.
    Akşam yemek yedikten sonra takma dişlerini su bardağına bırakıp geçmiş güzel günleri rüyalarında görme umuduyla erkenden uyuyorlardı.
    Bazen farklı hatırlanan bir anı yüzünden kavga çıkıyordu.
    O zamanlar da kahveci Mustafa giriyordu devreye;
    “ Torun torba sahibi koskoca adamlarsınız, yakışıyor mu size!”
    Kavga eden emekliler ayrılıyor, farklı masalara oturuyor, azıcık küs duruyor sonra yine barışıyorlardı.
    Emekliler kendilerine neyin yakışıp neyin yakışmadığını düşünürken Müjgân ne yapıyordu, kim bilir?
    Hesap kitap yapan adamın karısıysa, evde çamaşır yıkıyor, yıkadığı çamaşırları asıyor, mutfakta yemek yapıyor, çocuğu uyutmaya çalışıyor olabilirdi.
    Belki o da bir isim yazmıştı gazete kâğıdına!
    Başıma ne geldiyse senin yüzünden geldi mi demek istemişti veya durduk yere eski sevgilisi mi düşmüştü aklına…
    Genç kızlık hayalleri neredeydi şimdiki hayatı nerede?

    Ajanslar yarından itibaren yeni bir soğuk hava dalgasının yurda gireceğini söylüyor, emekliler soba başında uyukluyor, Niyazi olmayan sevgilisiyle evlensin diye askerlik sırası bekliyor, Müjgân çocuğu uyuttuktan sonra komşuya geçiyordu.

    12.11.2018
    Çorlu
    Ali Gülcü
  • Bugün canın çok sıkkın, herşey sana zor geliyor olabilir,
    Bugün pazartesi, ayakların seni işe götürmek istememiş olabilir,
    Sende çok da iz bırakmayan bir yılın bitmesine iki aydan az kalmış olabilir,
    Bugünlerde hiçbir şey istediğin gibi gitmiyor olabilir...

    Ne diyoruz, ne olursa olsun...🦋🍀


    https://youtu.be/W5RaFfeT_dU
  • Bir zamanlar çok sinirli ve hırçın bir çocuk vardı. Birgün hırçınlığının ardından öfkesi yatışıp üzüntü hissetmeye başladığında, babası bir torba çivi verdi çocuğa. Ve, ne zaman sinirlenip hırçınlık yapar ise, bu çivilerden birini arka bahçedeki çitlere çakmasını söyledi.

    Çocuk, ilk gün 37 çivi çaktı. Daha sonraki günlerde çakılan çivi sayısı git gide azaldı. Çocuk, öfkesine hakim olmanın arka bahçeye gidip çivi çakmaktan daha kolay olduğunu zamanla fark etmişti.

    Sonunda çocuk öfkesine hakim olur hale geldi. Gidip durumu babasına sevinç içinde anlattı. Babası, bu defa , kendisini tutabildiği her ün için çivilerden bir tanesini çitlerden sökmesini istedi oğlundan.

    Günler, haftalar geçti ve en sonunda çocuk babasına tüm çivilerin bittiğini haber verdi. Bunun üzerine, babası:

    “Aferin oğlum! iyi iş becerdinm ve öfkene hakim olmayı başardın” dedi ve çocuğun elinden tutup onu çitlerin yanına götürdü. Eliyle çitlerdeki delikleri göstererek:

    “Delikleri görüyor musun? İşte bu çitlerdeki bu delikler tamamen kaybolmayacaktır. İnsanların kalplerini kırdığında da bu çitlerdeki gibi delik açmış olursun. Ardından özürde dilesen bile, o yaranın izi orada kalır.
  • Hayat kendiliğinden ne iyidir ne de kötüdür;
    Ona iyiliği de kötülüğü de katan sizsiniz.
    Montaigne
    GÜNAYDIN İYİ HAFTALAR
  • Sabahları benim kadar seven şair Şükrü Erbaş'ın, kapağı mint yeşili, içi derya deniz, kıymetli 4 kitabının derlendiği Bütün Şiirler-1 ile günlerimi insanlıkla doldurdum da geldim. İnsan olmayı hissettiren ve hissedenler var olsun.

    Kitabın ilk sayfasına kime ait olduğunu bilmediğim bir sözü not düştüm: ''Merhamet acımak değil, acıtmamaktır.'' Şükrü Bey'de hissettiğim merhametti çünkü.

    Şairin bana düşündürdüğü en kuvvetli hâli, her neye bakarsa ve her ne yaşarsa yaşasın <güzel bakması.> Hepimizin hayatında çivi yazısıyla yazılmış gibi kazınmış anılar vardır. Bazısı kanayarak yazılmıştır bazısı gülerek. Fakat o baktığı her şeyde bir güzellik bulduğu için, acıyı bile öyle ifade etmiş ki, acı olduğunu bile bile, anlamın içine adım atmaktan bir an geri durmak istemiyorsunuz. Kirpiklerle ilgili kaç güzel satır yazılabilirse yazmış ve bazen acının kenarına papatya yaprağı gibi dizmiş intizamla, bazen kirpiklerini salıncak yapmış bir çocuğun sevincine. Bu da şairin sadece güzel bakmakla değil, söz oyunlarını yapabilmesiyle de şair olabileceğini gösterir.

    Yaşam denilen bu uzun yolda birçok anıyı, acıyı, meşgaleyi ömre katık eder gideriz. Ama onlar ne yenir ne yutulur. İşte bundan sebep ki ''Yaşamak bir uzun yolculuk/ Bitirmeden biteriz.''

    Her insan gibi konuşmaktan hoşlandığım ve maruz kalmaktan hoşlanmadığım şeyler var. Hayatım boyunca hep sosyal bir insan oldum. Ama geçtiğimiz sene içerisinde şunu fark ettim, eğer bazı insanlarla çok fazla konuşmak istemiyorsanız bazen hoşlandığınız insanlardan da uzak durmanız gerekebilir. Bu yüzden kendimi sosyal medyadaki insanlara sessize alırken, içimin sesini sonuna kadar açıp, çok mutlu haftalar geçirdim de geldim. Uzun yıllardır yağmur mevsimi geldiğinde mumlarımı yakar, şiirlerimi okur ve bir tür terapi ile ruhumu, enerjimi tazelerim. Güzel söz söyleyen herkesi dimağıma işler, sözüme sohbetime yedirir, o insanların bayrağını taşımaya çalışırım. Şiirler, kalbinize ulaşan şairleri keşfettiğinizde, işte o zaman anlamlı gelir size. Şiir denilen ne bir koldur, ne bir yoldur. Kimi kaktüs gibi gelir, kimi gelincik gibi. Bu sizin şairle ruh uyumunuzla da ilgilidir. Ama rüştünü ispatlamış her şairde, mutlaka sizin de kalbinizde, dilek balonlarının sakin güzelliğini uyandıracak mısralarınız bulunur. Bu yüzden Şükrü Erbaş'ta hepinizin içine dokunacak satırlar bulmanız kuvvetle muhtemel. Böyle güzel haftalar içerisinde bana beni anlatan satırlar içinde öyle mutlu oldum ki, bunu söz ile anlatmak kafi gelmez. ''Geceler Aydınlık'' isimli şiiri beni yıllar öncesinden sesime ses olan adama tebessümle baktırdı ve sessizliği aydınlık yaptığım günlerde, insansızlık gündüzüm olmuşken, bu dedim, işte bu. Şair de zaman zaman hepimizin içine düştüğü o dış dünyayı sakine alma metodunu denemiş ve suskunluğun tüneklerine çekilmiş. Eğer siz de, söz umduğunuz inceliğe inmiyorsa, alnınızdaki damar kalınlaşmadan, anlamı ucuz edenlerden uzaklaşın ve sessizliğin şükrüne varın. Çünkü Şükrü Bey'in de dediği gibi uysanız kendi özünüzden uzaklaşır, direnseniz gününüz kararır.

    ***

    Kitapta kadınlara ve çocuklara sık sık merhamet içeren, yufka bir yüreğin nazik ve <anlayan insanın gözlerini> taşıyan cümleler var. ''Herkesin gerçeği kendine acı/ Herkesin acısı kendine biricik'' Bunun böyle olduğunu kabul edip, çevremize acımızdan yaptığımız iğnelerle dikenlerle bir hâl sergilemek de mümkün, acımızı gücümüzle sarıp, diğerlerine merhem olmak da mümkün. İyilik; sadece içimizden geldiği için yapılan bir eylem değildir. İyilik, aynı zamanda seçerek yaptığımız bir eylemdir. İnsanız. Hepimizin bir kalbi var. Ve bazen kalbimize yenik düşeriz. <Kalbe yenik düşmek> demek, sadece üzülmek, acı çekmek demek değildir. Kalbimizin, bizi koruyan yanına da yenik düşmek demektir. İnsan, kötülüğe maruz kaldıkça saldırganlaşabilir. Kötü söze maruz kaldıkça kötüleşebilir. (Engin Geçtan'ın İnsan Olmak'ı da bu yazıda etkili.) Haberleri izlemek dahi kâfi. Kelimeleri fırlatıyor musunuz? Yoksa çiçek gibi mi sunuyorsunuz?

    ***

    İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındığınız ne çok an var, değil mi? Aslında siz, bir insandan bir başka insana sığındınız. Kiminin dert olduğu yere, kimi şifa olur. Aslında biz yalnız kalmak istemedik, hiçbirimiz. Anlaşılmak ve anlamak istedik hepimiz. Kitap; bir kalp, bir düşüncedir. Kitap, insanı temsil eder. Peki, bizleri birbirimizden kaçacak noktaya getiren nedir? Sebeplerin en büyüğü, nerede duracağımızı bilmemek. Karşımızdaki insana, gereğinden fazla yaklaşmak. Kirpilerden öğreneceğimiz çok şey var. Birbirimize, birbirimizi ısıtacak ama dikenlerimiz batmayacak kadar yaklaşmayı öğrendiğimizde daha iyi hissedeceğiz. Her şey insanla anlamlıdır. Her kitap, insanın dünyaya bir haykırışıdır. İçeriği ne olursa olsun, yazanın izidir. Kimle dost olacağınızı belirleme özgürlüğü kitaplara olan sevginizin sebebidir. Anlamı, insansızlıkta aramak da bu seçim özgürlüğüdür. ''Koşaradım'' şiiri de işte bana bunları düşünürken kelime arkadaşı oldu. Bu şiirle öyle çok şey düşündüm ki. Mutlaka okumanızı isterim. Kulaklarımızı tıkayan kalbimizin gümbürtüsü değil, kötülüğün uğultusu olunca, sesi kesmek için sessizliğe çekilişimiz bundandır. Kalp de kötü de 4 harf, ikisi de göğsümüzden çıkıyor. Seçiminiz nedir?

    ***

    Bu kitap kusursuz bir kitap değil. Fakat kusursuz o kadar çok şiir var ki, sevgimiz şefkatle el ele tutuşup, derin bir hürmete dönüşüveriyor bu satırlar karşısında. Bu kalbi pamuk insan için yaşamak çok zor olmuştur eminim. Bu incelik, çok kırmıştır yüreğinin dallarını. Hassaslıkla acizliğin/ güçsüzlüğün/ zayıflığın karıştırıldığı bu hayatta bu gönlü güzelin yazdığı/yaptığı şey sadece edebi sanat, söyleyiş güzelliği değil.Hiç değil. Baktığı her yeri, bir his olarak içine alan bir insan bu. Onun dimağını, düşüncelerini paylaşıyorum hissem kadar. Yorgun düşüyorsak, yorulduğumuzdan değil, düşen bir yaprağın dahi hüznünü paylaştığımızdan. Bundan kaçamadığımızdan değil, kaçmadığımızdan. Umduğunuzu alabildiniz mi bari şu hayattan, bilmiyorum Şükrü Bey. Sulardan hayatın duruluğunu, mavilerden mutluluğun rengini almamızı söylüyor. Okurken her bir zerrem kanatlanıyor da kelebek oluyor sanki, mutluluktan uçup uçup konuyorum kelimelerin dallarına. Yaşamak mutlaka bir sanat, elimiz ne kadar iyi fırça tutar, nefesimiz ne kadar yeter bu dünyanın kavalına bilmem. Kelimelerim ve kelimelerim var o kadar. Bir de sevdiklerime sarılmak için göğsüm. Sanat sizin, sanata değer vermek bizim işimiz olsun. Bu şekilde gönül penceresini ışıl ışıl temiz tutmuş insanlarla karşılaşmak umuttur. Herkese duyduğu o incelikli saygı bize de yol gösteriyor.

    Tek bir satırını dahi ıskalamamak için, sayfalarını günlere böldüm yine. Şiire hak ettiği saygıyı sunmak lazım. Bütün saygımı toplayarak araladım sayfaları. Hazır olarak okumak, en güzel okuma halidir. Bunu anladığımdan beri mutluyum şiirlerin eşlik ettiği saatlerde. İçimi maviye boyayan kitaba güneşimle geldim. Işıyorum. Bir insan, bu kadar iyi satırı bir ömre nasıl sığdırır, bilmiyorum ama. Ve merak ederek sonlandırıyorum, öyle çok şiir var ki içimi hayal işlemeli bir hançerle oyan, böyle sevebilen insanların sevdikleri kadınlar, acaba bu şiirlere değen kadınlar mıdır? Yoksa ''güzelliğin on para etmez/ şu bendeki aşk olmasa mıdır?''

    Serbest nazım ölçüsü ile sanat nasıl yapılır, buyrun. Tercih edeceklere keyifli okumalar dilerim.