• Göz nefsin hoşuna gideni görür.
    Kalp ve akıl ise perdenin ardındakini...

    Subjektif yaklaşırsam Ali Şeriati kimdir ?
    Şeriati ;sosyolojik tahliller ve modernist islam çizgisi ile okuyucularına geleneksel dini görüşe eleştiri yapan biridir. Özgürlük ve Marksist fikirleri kendince türetmeye çalışarak islam aydınlığına , tutucu ve otoriter modernlik arasında üçüncü bir yol arayışında olan ve sunana bir kişidir. İslami geçmişten süregelen bir kültür olarak değil , bir ideoloji olarak görülmesinin kurtuluşun temeli olacağını hep vurgular. Çünkü ona göre geleneksel İslam ,ruhban( tarikat gibi ) sınıfının tek eline bırakılmış ve toplumda kurumsallaşmış bir şekilde bozulmaya uğrayan bir kültüre dönüşmüş halde . Bu yapıyı bozmak sadece kendini entellektüel yönde yetiştirmiş, dini olgunluğa ulaşmış, her şeyi kalıplara kalmadan sorgulayan ve dini hep bir devrim hali içerisinde yaşayan insanlar ile mümkün olacağını hep anlatır durur kitaplarında.
    Kalıplar, dini sorgulayarak hakikate ulaşmakta hep engel teşkil etmektedir . Batı ile islam arasındaki ilerleme ve akılcılık, batının malı değildir ve bu çağdaki Müslümanın hep bir devrim hali içerisinde çağa ayak uydurması ve gelişmesi gereklidir.
    Onun icin insan ; iki karşıtın birliğinden oluşun bir unsurdur. Bu karşıtlığın sorgulanıp ,tahlil edilmesi hakikate eriştirir.
    Şeriatinin kurmaya ve aşılamaya çalıştığı fikir( ideoloji ) ; Bir yandan Kokuşmuş ulemanın taasup ve gerici fikirlerine karşı militanca ve mücadeleci bir başkaldırış diğer taraftan ise modern ,aydın bir ümmet oluşturma ütopyasıdır.
    Bu iyimser ideoloji, sadece yamalı bir doktrinden ibarettir . Etkisinde olduğu , karl Marx , Sartre gibi din ile zıt fikirlerin sentezi yapmaya çalışmak , oluşturduğu felsefinin temelinin sağlam olmamasına neden olur . Gerçi zaten onun da bunun bilincinde olduğunu zannediyor ben .
    Kitabını okurken onu bir ilahiyatçı , felsefeci veya filozof olarak değilde, kendi değişi ile bir polemikçi olarak görmek gerekir. Tartışarak doğruya ulaşmaya çalışan biri olarak, çekinilen soruları sormaktan korkmayan ve dini tekeline alan kokuşmuş düzene ışık tutarak insanları uyandırmak onun yapmaya çalıştığı şey .

    Buraya kadar iyi güzel hoş tabi
    Ama
    Diğer bir yön ise , kitaba dini bir bakış ile bakanların yönüdür.
    Bir insanın eserini okumak demek , sadece ondan malumat almak değildir. Yazanın itikadi özelliklerini gözetmek gerekir. İlim üfürülen bir ruhtur, yazıya geçirilen değil derler.Bir kitaplardan fikir almak ondan ruh ve istikamet ( manevi olarak ) almak gibidir. İnsanların belli bir fikir ve dini olgunluğuna erişmeden okuyacağı her kitap insan üzerinde itikadına yön verecek bir istikamete gitmesine mahal verir. Maalesef ki günümüzde gerçek algısı , etkilendiğinin mutlak hakimiyetine girme yanılgısıdır.

    Şimdi bir diğer taraftan bakanların gözünde Şeriati ;

    İslami yeniden yorumlamaya kalkışan bir takiyyeci mi ? Takiyye ;gerçek inancı gizleyip , inancına ters şekilde konuşmak ve gerçek niyetini alttan alttan mesajlar vererek okuyucuya zerk etmektir.
    Böyle düşünenler ,Şeriati’nin sahabe itikadından uzak bir anlatımını görürler. Dine objektif bir itikad ile yaklaştığını söyleyip,kendi inanışına tebaa oluşturacak bir kitleye hitap ettiğini vurgularlar.

    Şii fikirde olduğunu kitabından anlamak hiç de zor değil( hz. Osman ve diğer Halifelere(Ali hariç )olan görüşlerinde en hafifinden hürmetsiz yaklaşımı ). Bu yaklaşım benim de diğer kitaplarındaki sözlerine bakmama vesile oldu.Benim Hoşuma gitmeyen kısımlara rağmen, kazandıracaklarını kaybetmek istemeden okumaya devam ettim.Tekrardan söylemek gerekirse Şeriati’yi bir din adamı olarak değil , yanlış gördüğü düzene yeni bir yorum belirten ve mantığı zıt fikirlerin çözümlemesinde kullanan biri ...
  • İnsan, yaşam hayvanlığının yükünü yükleyeceği hayvanlar olmasaydı, insanlığına ulaşabilir miydi?
    İnsan, atı ehlileştirmemiş olsaydı, soyumuzun yarısı öteki yarısını sırtında
    taşımayacak mıydı?
  • 480 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Edebiyatta var,
    Siyasette var,
    Cephede var,
    Kürsüde var; hem miting kürsüsünde, hem üniversite kürsüsünde var.
    Birçok alanda eğitmenlik yönü var.
    Sözün özü kimliğinde barındırdığı birçok misyon ile birlikte, ismiyle müsemma Halide Edip Adıvar!

    Cumhuriyet Döneminin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Halide Edip, II.Abdülhamid devrinde dünyaya gelmiştir. Bağlı olduğu ailenin entelektüel oluşu, Üsküdar Amerikan Kız Kolejinde aldığı eğitim ve henüz küçük yaşında iken çağının tanınmış kişilerinden aldığı dersler, onun Batılı bir kültür bilinciyle yetişmesini sağlamıştır. Yazar bir dönem Tanin gazetesi başta olmak üzere birçok dergide Halide Salih imzasıyla yazı kaleme almıştır fakat Tanin gazetesinde yayımladığı yazılar dönemin gericileri açısından büyük bir infial yarattığı için 31 Mart Vakası sırasında ismi kara listeye alınmış ve bunu öğrendiğinde ilk olarak Mısır'a kaçmış daha sonra İngiltere'ye geçmiştir. Olaylar sakinleşince yurda dönmüş ve 1910 yılında Kız Öğretmen Okulu ve Kız İdadisinde pedagoji ve tarih öğretmenliği yapmıştır bunun yanı sıra Evkaf Kız Okulları Müfettişliği gibi görevlerde bulunmuştur. Her ne kadar hayatının ilk yıllarında Batı'ya daha mutedil bir bakış açısına sahip olsa da Balkan Savaşı'nın getirdiği buhran, Batı'nın bu saldırılara sessiz kalışı onun bilincinin kırılmasına neden olmuş ve dönemin getirdiği milliyetçilik rüzgarı ona da tesir etmiş, Turancılık anlayışını hem yaşantısına hem yazın hayatına aksettirmiştir. Daha sonraki dönemde Cemal Paşa'nın çağrısı üzerine Suriye'ye gitmiş; Beyrut, Lübnan ve Şam'da Kız Okulları Genel Müfettişliği yapmıştır. İstanbul' a döndüğünde ise Darülfünun'da Batı Edebiyatı kürsüsünde dersler vermiştir. Bunların dışında aktivist bir yönü olan Halide Edip, Yunanların İzmir'i işgal etmesi üzerine Sultanahmet'te halkın birlik ve beraberlik içinde, dayanışma göstererek milli mücadele için neler yapabileceklerini anlatan ve halkın milli duygularını kabartan mitingler düzenlemiştir. İstanbul'un işgalinin ardından ise Ankara'ya gitmiş ve cephede Onbaşı olarak bilfiil görev aldıktan sonra başçavuşluğa kadar yükselmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra ise Terakkiperver Fırka'nın tutumu Atatürk tarafından hoş karşılanmadığı için Türkiye'den ayrılmıştır. Yurtdışında olduğu dönemde de birçok alanda aktif olarak görev almış; Fransa'da İngiltere'de Amerika'da konferanslar vererek ülkesinin meramını dünya karşısındaki politik tutumunu, verdiği konuşmalarda dile getirmiştir ve sonraki süreçte Atatürk'ün ölümü üzerine Türkiye'ye dönmüş İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörü olmuştur. Bir dönem Demokrat Parti listesinden bağımsız İzmir Milletvekili seçilse de sonra yine profesörlüğe devam etmiştir.

    Dönemi içinde pek çok alanda etkili bir isim olan Halide Edip yazarlığı yönüyle de rüşdünü ispatlamış ve Sinekli Bakkal romanıyla da bu durumu taçlandırmıştır nitekim bu eser edebiyat otoriterlerince Türk Edebiyatı'nın en iyi eserleri arasında gösterilir.

    Romanın genel konusuna gelirsek;
    Aksaray'a bağlı Sinekli Bakkal sokağında Karagözcü ve Ortaoyuncu Tevfik ile mahallenin son derece yobaz bir hocası olan İlhami Efendi'nin kızı Emine'nin arasında bir aşk başlar fakat Hoca İlhami, Tevfik'in oyunlarda zenne rolüne çıkmasından dolayı bu ilişkiyi tasvip etmez. Emine'nin girişimleriyle Tevfik'in dayısından kalan bakkalı çekip çevirmeye başlayan ikili bu şekilde kendilerini geçindirmeye karar verip hocanın da onayını aldıktan sonra evlenirler ancak Tevfik bir gece arkadaşlarını yine taklit yaparak eğlendirirken Emine kocasının kendi mahrem durumunu taklit ettiğine şahit olur ve evi terk ederek babasının evine yerleşir bu sırada İlhami Efendi'nin Tevfik'in adını kötüye çıkarmasıyla Tevfik sürgün edilir. Daha sonra Emine'nin hamile olduğu anlaşılır fakat Tevfik o sırada sürgündedir, gel zaman git zaman Emine Tevfik'i ettiği beddualarla zikretmeye başlar bu sırada Emine çocuğunu doğurur ismini Rabia koyarlar. Rabia'nın sesinin oldukça güzel olduğunu keşfeden annesi ve dedesi onu hafız olarak yetiştirmeye karar verirler. Rabia henüz 11 yaşındayken mevlitlerde aşir, ramazanda camilerde mukabele okurken dönemin Zaptiye Nazırı Selim Paşa'nın eşi Sabiha Hanım tarafından keşfedilir ve Rabia böylelikle Selim Paşa Konağına sıklıkla gitmeye başlar bu arada aynı konağa gidip gelen Mevlevi Şeyhi Vehbi Dede Rabia'ya alaturka musiki dersleri vermeye karar verir. Rabia ise bu konakta okuduğu mevlidlerin karşılığında aldığı paraları dedesine verir. Tevfik sürgünden döndüğünde kızıyla bakkalda karşılaşır ve Rabia, amcası Rakım ile birlikte bakkalı idare etmeye başlarlar bu sırada  Rabia'nın annesi Emine ölür. Rabia halihazırda konağa giderken Selim Paşa'nın oğlu Hilmi Bey'e piyano dersi veren Peregrini Rabia'nın hoş sadasını fark edince Rabia'nın alafranga musiki terbiyesinden geçmesi gerektiğini düşünür ve ders verir. Mevcut yönetime karşı çıkan Genç Türkler'den biri olan Hilmi Bey bir gün Tevfik'in kadın kılığına girme özelliğinden faydalanarak Fransa'dan gelecek zararlı bir evrakı o ve arkadaşları adına Tevfik'in almasını ister ve ikna eder bunun sonucunda ise yakalanırlar ve ardından Zaptiye Nazırı Selim Paşa fütursuzca oğlunu ve Tevfik'in Şam'a sürülmesi gerektiğini saraya bildirir. Tevfik'in hâlâ zenne rolüne çıkması da sürgün edilmesinde itici güç olacaktır. Rabia da babasının ardından para kazanmaya amcası Rakım ile birlikte geçinmeye devam eder ve yanı sıra Peregrini ile aralarındaki samimiyet ilerleyince Rabia Vehbi Dede'nin de onayını alıp onunla evlenir. Tabi Peregrini Rabia'ya duyduğu aşkından dolayı müslüman olmuştur ve Osman adını almıştır. Bu yıllarda İmam'da ölür ve Rabia ile Osman bu evde yaşamaya başlarlar. 1908 yılında Meşrutiyet ilan edilince Tevfik de sürgünden döner. Rabia'nın Recep adında bir çocuğu olmuştur ve Sinekli Bakkal'da yine o mutlu hayat başlar.


    Halide Edip bu romanı ilkin İngilizce olarak "Soytarının Kızı" adıyla İngiltere'de yayımlamıştır. Bu açıdan yazarlığının Batı'da da bir karşılığı olduğu söylenebilir. Bir sonraki yıl ise yine kendisi bu romanı Türkçe olarak neşretmiştir.
    Sinekli Bakkal aynı zamanda bulunduğu devrin konjonktürünü ele alır, her ne kadar Sinekli Bakkal sokağındaki dedikoducu kadınları, külhanbeylerini karagözcüsünü, yobaz imamı merkezde tutsa da Padişah II.Abdülhamid dönemindeki hafiyeleri, sürgünleri, cuma selamlıklarını, saray ve çevresi için tehdit sayılan Genç Türkleri de roman içinde işlemiştir. Dönem içinde var olan üç farklı odağı romana yerleştirmiştir buna göre; Sinekli Bakkal Türk halkının ananelerini, halk sınıfını temsil ederken Hilmi ve Arkadaşları devrimci aydınları, saray çevresi ise dejenere olmuş yönetici sınıfının simgesi olmuştur. Halide Edip hemen hemen her romanında olduğu gibi bu eserinde de kendi politik görüşünü bir kılıfa uydurmuştur nitekim Genç Türklerin devrimci yapıları karşısında, amaçları iyi de olsa kötü de olsa şiddetin ve despotluğun bir sonuç getirmeyeceğini anlatmaya çalışır kezâ Berna Moran da Halide Edip için "Devrime değil evrime inanır" sözüyle bu fikri doğrular.

    Romandaki şahıs kadrosu da oldukça geniştir ve romanın doğu batı tezatlığı karakterlere de yoğun bir şekilde sirayet etmiştir örneğin; Rabia Sinekli Bakkal'da büyümüş dinine, geleneklerine bağlı biriyken Peregrini saray çevresinde zengin ve aydın kişilerle düşüp kalkan soylu bir İtalyan sanatçısıdır öte yandan romandaki İlhami Efendi karakteri insanların dini duygularını sömüren, insanlara bidüziye cehennemden bahseden, yobaz ve mutaassıp birini canlandırırken Vehbi Dede'nin hayata bakışı, din anlayışında çok daha mutedil bir yaklaşım görülür. Sabiha Hanım gibi Doğu'ya da Batı'ya da iyimser bakan Doğu'nun geleneklerinden beslenirken Batı'nın sanatıyla da bütünleşen bir karakter oluşumu da görülür. Özetle, hars, medeniyet, memleket ve sınıf farklılıkları gibi birçok çatışmayı romanda görmek mümkün.

    Yazarın roman türüyle ilgili manifestosunda da bildirdiği üzre romanı ele alacağı çevreyle ilgili uzun müşahedeler sonucu eseri oluşturmuştur, ayrıca Karagöz ve Orta Oyunu gibi geleneksel canlandırmalarımızın olduğu bu romanda yerli unsurların esere yansıtılması başka milletler tarafından okunacağı bilincini göstermektedir.
    Romanda verilmek istenen mesaj ise evrende her şeyin bir hayalden ibaret olduğu, hayattaki her şeyin günün birinde aslına döneceğidir ve bunun olması ancak tasavvufla ve sanatla gerçekleşebilir. Garb'ın sanatı ve mistiği aklı, Şark'ın sanatı ve sırrîliği kalbi temel aldığı için bu iki kutbun meczedilmesiyle insanlar arasındaki birlik ve bütünlük sağlanacak ve hakikate ancak böyle ulaşılacağı görüşündedir.