Kadın var, kadın var.. Adam var, adam var.. İnsan var insan var.. Bakışı okyanus damlası, Saçları dalga dalga yosun ve iyot kokusu, Ruhu sonsuzluktan mürekkep reşha. İnsan ya ayna veyahut yalan.. Sen yalan aynasında hakikat güzelliğini gördün mü. F. T.. ✍🏻 🌾
Bir külah dondurma ve kaybolan yazlar
Dondurma neden hep çocukluğun tadında? Ağzınızdaki ilk soğuklukta ne hissediyorsunuz? Kaymak kaymak gibi değil artık. Çikolata da çikolata gibi değil. Peki, tarif mi değişti, biz mi? Ne zaman dondurmanın adı geçse, ne zaman bir külah alsam, nerede olursam olayım, kendimi bir an için çocukluğumun yaz akşamlarında, Moda’daki dondurmacımızda bulurum. Annem, babam, kardeşlerim ve ben. “Ne’li olsun?” diye sorulduğunda seçim zorlaşırdı. Çikolata mı, kaymak mı? İkisi de güzeldi. Dondurmalarımızı elimize alır almaz erimeye, akmaya başlardı. Eriyen damlalara yetişmeye çalışmak başlı başına bir oyundu. Sonrası hep beraber Kumlu Park. Çocukken de adına Kumlu Park mı derdik, yoksa bu isim sonradan mı yerleşti, bugün emin değilim. Ne de olsa o yıllarda tüm çocuk parkları mumluydu. Yıllar sonra yine koşarak dondurma alsam da, lezzeti yine harika olsa da bir şey eksik. Parka kadar yürüyorum. Dondurma akmıyor. Telaşlanmıyorum. Yaz mı çok sıcaktı o zamanlar? Ben mi yavaştım, yoksa dondurma mı değişti? Kaymak artık kaymak gibi değil. Çikolata çikolata gibi değil. Tarif mi değişti? Ben mi? Belki o dondurmayı özel yapan taze meyveydi. Annemin elimi tutuşuydu. Ailenin sıcaklığıydı, Moda sahilinden gelen iyot kokusuydu, yaz günlerinin o tatlı serinliğiydi. Belki sütün tazeliğiydi. Belki de hepsiydi. Anılardı, çocukluktu. Kim bilir? Dondurma yine de vazgeçilmez. Kaç yaşında olursak olalım, bir külahı elimize aldığımızda içimizde hâlâ tatlı bir heyecan kıpırdar, yüzümüze çocuksu birgülüş yerleşir. Dondurma bize çocukluğu geri getirmez; ama o günlerin sevgiyle dolu, kaygısız mutluluğunu tekrar tekrar hatırlatır. Dondurmanın arşivlerdeki tarihi Antik dönem anlatılarında karın meyve suyu, bal, şerbet ve çeşitli nektarlarla karıştırıldığına dair pek çok rivayet dolaşır: Çin’in buz
Makale|Yazı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
DOSTUM SAYE (BÖLÜM 4 SON)
İzmir’e, o beklediğim taze başlangıca vardığımda güneş batıyordu. Kordon’un turuncu ışıkları denizin üzerinde dans ederken, Ziba’nın bahsettiği kafeyi buldum. Kalbimdeki heyecan, yerini yavaş yavaş garip bir huzursuzluğa bırakıyordu. Kafenin bahçesinde, denize karşı tek başına oturuyordu. Beni fark ettiğinde yüzünde beliren ifade beklediğim o sıcak karşılama değildi. Yüzünde, bir şeylerin ters gittiğini haykıran, hüzünlü bir tebessüm vardı. Yanına vardım, sandalyeyi çekip oturdum. "Ziba?" dedim, sesimdeki umut titrek bir yaprak gibiydi. Ziba, gözlerini benden kaçırıp denizin derinliklerine dikti. "Gelmen ne kadar cesurca," dedi. Sesi, sanki aramızda aşılması imkansız bir duvar varmış gibi mesafeliydi. "Ama bazen, yeni bir melodiye yer açmak için önce o alanı tamamen boşaltmak gerekir. Sen zihnindeki şarkıları kapattığını söyledin; ama ben artık yeni melodileri değil, sadece sessizliği dinlemek istiyorum." Çantamdan çıkardığım o temiz sayfa, sanki bir anda görünmez bir mürekkeple karardı. "Anlamıyorum," dedim, sesim çatallanarak. Ziba yavaşça ayağa kalktı. "Senin aradığın şey bir başlangıç," dedi gözleri dolarak. "Benim ise aradığım, bir son. Senin hayatındaki o büyük ağırlıktan kurtulup yeni bir ışığa yürüme isteğin, benim ruhumdaki o derin yorgunlukla asla örtüşmüyor. Sen yaşama tutunmaya çalışıyorsun, ben ise sadece akışa bırakmaya... Biz aynı yöne değil, birbirimize zıt kutuplara bakıyoruz." Arkasını dönüp Kordon’un kalabalığına karışmadan önce son kez duraksadı. "O melodiyi hiç başlatmamalıydın," dedi. "Çünkü bazı insanlar güneşli günleri sevmez, onlar sadece akşam karanlığının getirdiği o soğuk huzuru arar. Sen o güneşin ta kendisisin, bense çoktan gölgede kalmış biriyim." Gözden kaybolduğunda, martı sesleri artık bir şarkı gibi değil, bir çığlık gibi geliyordu.
DOSTUM SAYE (BÖLÜM 3)
Sabahın ilk ışıkları, perdenin aralığından sızıp odanın içine, sanki dün geceki o kararlı duruşumu kutlamak istercesine döküldü. Yatağımda doğrulduğumda, içimdeki o ağırlığın büyük kısmının uçup gittiğini hissettim. Saye, sabahın berraklığında sadece bir gölgeydi artık; ama o gölge bile, sanki bana güven veriyordu. Telefonumu elime aldım. Parmaklarım ekranın üzerinde bir süre tereddütle gezindi. Ziba... İsim, dudaklarımdan dökülürken bile içimde bir dinginlik uyandıran, Farsçadaki o "güzel" ve "zarif" anlamını taşıyan, bir o kadar da nadide o isim. Ziba. Mesaj kutusunu açtım. Yazmak, silmek, tekrar yazmak… O kadar çok kelime vardı ki içimde, ama hangisi ona layıktı? Kafnu’nun bıraktığı o derin, karanlık uçurumdan sonra, Ziba’nın hayatıma girişi, sanki uzun bir kışın ardından gelen ilk bahar rüzgarı gibiydi. “Günaydın,” diye başladım. Sadece bu. Basit, iddiasız, beklentisiz. “Dün gece zihnimde çok eski şarkılar çaldı, hepsini kapattım. Bugün yeni bir melodiye yer açmak istedim. Sesini duymayı, belki bir kahve eşliğinde o melodinin notalarını konuşmayı çok isterdim. Müsait olduğunda…” Gönder tuşuna bastığım an, kalbim bir kuş misali göğüs kafesimi dövmeye başladı. Bu, korkunun değil, ihtimalin heyecanıydı. Telefonun ışığı aniden yandı. Bir bildirim. Ziba’dan gelmişti. “Günaydın,” yazmıştı. “Yeni melodileri dinlemeyi severim, hele ki o melodiyi yazan kişi samimiyetle gelmişse… Bugün öğleden sonra, İzmir’in o kendine has huzuruyla, Kordon boyunda martı seslerinin karıştığı küçük bir kafedeyim. Beklerim.” Gülümsedim. Odamın penceresini sonuna kadar açtım. Diyarbakır’ın bozkır kokan havasının yerini, zihnimde şimdiden İzmir’in o iyot kokulu, ılık meltemi almaya başlamıştı. Artık kendimi o gölgelerin içinde gizlenmiş biri gibi değil, gün ışığına çıkmaya hazır, yeni bir hayata
hava mis!
mis gibi hava, iyot kokuyor, deniz kenarı, sahil, soğuk, ama huzurlu, kimseler yok, daha sabah çok erken, ama gelir biri, “s*çar içine” keyfimin, bir günü daha b*k eder gider! ipimde değil, iğne, ayna ve tarak, umrunda da değil, altından tas, topraktan tabak, ilmim de değil, insandan, beşerden anlamak, hiç ilgim değil, kâğıttan gemi yapmak, düş kurup avunmak! erbil
Şiir
Dağ Rüzgarı
Kaderde senden ayrı düşmek de varmış Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim... Seni tanımadan Hele seni böyle deli divane sevmeden Yalnızlık güzeldir diyordum Al başını, kaç bu şehirden Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git Git gidebildiğin yere git diyordum Oysa ki, senden kaçılmazmış Yokluğuna birgün bile dayanılmazmış. Bilmiyordum...