Demokratik sistemlerin doğası (seçimler, açık pazar, ifade özgürlüğü), dev şirketlerin siyasi süreçleri manipüle etmesini çok daha kolay ve yasal hale getiriyor. Batı demokrasilerinde şirketler, kendi çıkarlarına uygun liderleri başa getirmek için çabalıyor. Özellikle ABD gibi ülkelerde seçimler milyarlarca dolarlık bütçelerle yapılıyor. Şirketler ve dev fonlar (BlackRock, Vanguard vb.), kurdukları PAC (Siyasi Aksiyon Komiteleri) aracılığıyla kendi politikalarını destekleyecek adaylara muazzam finansal güç sağlıyor. Pratikte, parayı veren şirketler bir nevi kendi "başkan adaylarını" önceden satın almış veya filizlendirmiş oluyor. Demokratik seçimlerde seçmenin oyunu rengini belirleyen şey "bilgi" ve "algı"dır. Sosyal medya platformlarını (Meta, X, TikTok) ve arama motorlarını kontrol eden teknoloji devleri, algoritmalar vasıtasıyla hangi haberin öne çıkacağını, hangi adayın karalanacağını veya parlatılacağını belirleme gücüne sahip. Hatırlayalım; Cambridge Analytica skandalı, şirketlerin veri manipülasyonuyla demokratik seçimleri nasıl manipüle edebildiğinin en somut kanıtıydı. Şirketlerin üst düzey yöneticileri bakan veya bürokrat oluyor; görevleri bitince tekrar trilyon dolarlık şirketlerin yönetim kurullarına dönüyorlar. Bu durum, devlet mekanizması ile şirket çıkarlarını tamamen tek bir potada eritiyor.
Otoriter veya diktatörlükle yönetilen ülkelerde bu denklem tam tersine döner. Burada güç şirketlerde değil, gücü tek elde toplayan siyasi liderde veya kliktedir. Bu sistemlerde serbest piyasa kuralları işlemez; "ahbap-çavuş kapitalizmi" (crony capitalism) hakimdir. Bir şirketin büyümesi, hayatta kalması ve kâr etmesi, tamamen devletten (yani diktatörden) alacağı ihalelere, vergi muafiyetlerine veya imtiyazlara bağlıdır. Demokratik ülkelerde hukuk sistemi (ekonomik