Vâkıa eski benliğini kaybetmenin azabını içinde bir bıçak yarası gibi yine duyuyordu.
Fakat bu da geçecekti; “elbette buna da alışırım,” diyordu. “İnsan nelere alışmaz ki…” Zaten hayat dediğimiz bu kapalı dairenin asıl mucizesi, bu alışmak değil miydi? En sevdiğimiz mahlukları bile kaybetmeğe alışmıyor muyuz? Günlerce, aylarca, senelerce görmemeğe, mutlak kat’î bir gurbet içinde yaşamaya alışmıyor muyuz? Bana gelince kaybettiğim şeyi,yani kendimi hiçbir zaman sevmedim.
Sanatçı için tanrı erişilmek istenen en son, en yüce amaçtır dindar kişiler “O var,” mazlum kişiler “O vardı,” derken sanatçı gülümser, “ O olacak,” der ve sanatçının inancı inançtan daha fazla bir şeydir çünkü Tanrı’yı kendisi yaratmaya çalışır, her görüşü, her bilişiyle, sesi fazla çıkmayan her sevinciyle tanrının gücüne yeni bir güç ismine yeni bir isim katar.
Her ne kadar seziyorsak da sevginin özünün birliktelikle değil, sevenlerden her birinin karşısındakini bir şey olmaya sınırsız ölçüde çok şey olmayan gücünün yetebileceği son şey olmaya zorlamakta yattığını şimdiye kadar belki hiçbir zaman bize açık seçik gösteren olmadı.